oturma odası.

22 Aralık 2012 Cumartesi

benim adım

1.

ağaçların kahverengiye çalan solmuş yaprakları
hüzünle süzülür gökyüzüne
artık özgür ve ölülerdir

benim adım yaprak

2.

yağmurun toprakla kucaklaştığı o ilk an
tüm insanlık
yaptıklarından utanır

benim adım yağmur

3.

sevdiğin şarkılar da seni terk eder
eskimiş ve sıradan bulurlar seni
işte o sırada
eskimiş ve sıradan bir fon müziği eşliğinde
intihar etmek istersin

benim adım eskimiş ve sıradan

4.

şiirler vardır bir de
her biri yeni bir kıt'anın keşfi gibi
her biri yeni bir gezegenin big-bang'i

benim adım şiir

5.

benim adım sende saklı
sen nasıl seslenirsen bana
benim adım odur aslında


bd.

yirmi2.on2.ikibinon2

15 Aralık 2012 Cumartesi

her gün biraz ölüyoruz

şimdi sessiz bir düşüncenin içindeyiz, hapsolmuşuz
unutulmamak için yazıyoruz, korkuyoruz
ellerimiz donmasın diye yazıyoruz, üşüyoruz
gerçekleri yazıyoruz, demek ki suçluyuz
ne de olsa, türkiye gibi bir ülkenin tam ortasında yaşıyoruz!

bd.
2012.

8 Aralık 2012 Cumartesi

bir asır sonra

bebekleri öldürün
çocukları kaçırın
gençleri dışlayın
yetişkinleri kırbaçlayın
yaşlıları tabutlara hapsedin

göreceksiniz
bir asır sonra
insan diye bir canlı olmayacak
ve dünya
bir asır sonra
-tekrardan-
eski huzuruna kavuşacak..


bd.
08.on2.iki-bin-on2

1 Aralık 2012 Cumartesi

dünyadan manzaralar.

güneş, kaybediyor bugün savaşını.
siyaha boyanıyor tüm evren.
ve yıldızlar,
azınlık hâle geliyor bu sonsuz karanlıkta.

mutluluk, sigortadan emekli oluyor
ve küçük bir sahil kasabasına taşınıyor tüm gülümsemeler.

sonrası ise, bildiğimiz o berbat hikâye:
şehirler insan sıçmaya başlıyor son hızla.
herkes kendi kıçının derdine düşüyor
ve orospuluk, günbegün yaygınlaşıyor.

insanlık,
vahşice öldürüyor kendini on-dokuzuncu yüzyılın başlarında.

tanklar,
çiçekleri ezerek ilerliyor düşman cephelerine.

işte böyle.


bd.
01.12.2012

20 Kasım 2012 Salı

Kafamın İçi Adeta Bir Tren İstasyonu


Kendini olmadığın gibi biri oldurmaya çalışmak gibi, yanlış yere göç eden kuş gibi. Karmakarışık haller. Güneş doğacak bilirsin ama sabahın gelmeyeceğini hissetmek gibi. Ait olduğun yeri öylece bırakıp gitmek gibi. Bazen bilinçli olarak yaptığın yanlışlar gibi. Sessizliğin bile gürültülü gelmesi gibi. Yarım kalan bir rüya gibi. Son sigaranın kırılması gibi. Karnının aç olması ama hiç bir şey yemek istemeyişin gibi. Kendini kül tablasından farklı görmemek gibi. Gibi de gibi, senin olmayışın. 
Var olduğunu bilmek ama yokluğunu hissetmek, içimde ki her şeyi tek tek kırıyor. Sanki seninle birlikte bütün hislerimde gitmiş de öylece boş bir bedene sahibim. Üzüntüm; imkansızın ta kendisiyken imkansızı bana öğretişindi. Sensiz günlerin, ayların geçmesi hatta yılların geçecek olması; kızgınlığım, kinim bundan başkasına değildir. Franz Kafka'nın Milena'sı değildim ama seni en az öyle sevebilirdim. Seviyordum da.


"bugün hikayeler anlatamayacağım sana kafamın içi adeta bir tren istasyonu. bir sürü tren var bazıları kalkıp gidiyor bazıları yeni geliyor gümrük işlemleri, pasaport işlemleri yapılıyor. vizemi soruyorlar bu sefer her şeyim tamam olduğu için rahatlıkla gösteriyorum vizemi. onlar da çıkabilirsiniz diyorlar. “açın artık şu kapıları! acele edin lütfen. çünkü milena bekliyor” diyorum. onlar da özür dileyip açıyorlar kapıları ardına dek."
                                                                                                                                   Franz Kafka - Milena'ya Mektuplar

17 Kasım 2012 Cumartesi

bir ölünün not defteri. 5.

not: birazdan okuyacağınız bu sikimsonik dizelerde aşık bir budalaya rastlayabilirsiniz. korkmayın. zararsızdır.
***

acıdır aşk'ı bu denli büyük kılan


gözlerin. gözlerimle bir savaş hâlinde.
gözbebeklerimi deşip
kalbimi bombalıyor bakışların.
şimdi anlıyorum ki:
bu aşk'ın ana malzemesi,
acı
ve bir parça hayal kırıklığı..



mavi gökyüzü

mavi, sen varsın diye gökyüzünde.
gökyüzü, sen varsın diye bu denli güzel.
ve aşk,
sırf sen varsın diye ihtimaller dahilinde.


ilahi şeyler

sen benim kutsal kitabım.
sen benim peygamberim.
sen benim dinim.

tanrı'm affet,
ben bu kadına tapıyorum..



seni düşledim

düşledim. düşlerim. düşlerimdeyim. düşlerimdeydin.
bir yıldızın üzerindeydin

ve yeryüzüne düşüverdin.



müebbetim

sana hapsoldum.


bd.
17.on1.iki-bin12




5 Kasım 2012 Pazartesi

Guy Fawkes'ın Anısına

İyi akşamlar Londra..

Önce yayını kestiğim için özür dilemek isterim..Pek çoğunuz gibi bende evimin güvenli ortamında, günlük sıkıntılardan uzak, televizyon başında keyif almaktan hoşlanan biriyim... Ben de her insan gibi severim ama onun anısına hürmeten şimdi burdayım... Geçmişte yaşanan o çok önemli olayda mücadele ederken hayatlarını kaybeden o insanların anısına böyle bir kutlama yapmak istedim.. Ve böylece beş kasım gününün artık hiç hatırlanmadığını anladım... Bu yüzden oturup sohbet etmemiz iyi olacak diye düşündüm. 

Elbette konuşmamı istemeyen kişiler de vardır... Eminin şu anda telefonlarda emirler yağdırılıyor ve silahlı adamlar yola çıkmaya hazırlanıyor... Neden? Çünkü konuşulmaya çalışılan yerde coplar söz alıncaya kadar sözler her zaman gücünü korumaya devam eder... Gerçeklerin ortaya konulduğu sözleri dinleyen herkes için büyük anlam taşıyan sözler... Ve gerçek şu ki bu ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler var... Zulüm ve adaletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskılar! 

Özgürlüğünüz kısıtlanıyorsa, düşünme ve konuşma hakkınız yoksa, sensörler ve çipler her hareketinizi, her konuşmanızı izliyorsa orada işlerin yolunda gittiği söylenemez... Peki bu nasıl oldu? Kimi suçlayalım? Evet, elbette diğerlerinden daha fazla sorumlu olan birileri mutlaka var... Ama yinede aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçeği öğrenmişsiniz demektir! Neden yaptığınızı biliyorum... Neden korktuğunuzu da... Kim korkmaz ki! Savaş, terör, hastalıklar sağduyunuzu ve cesaretinizi kaybetmenize neden olacak çok değişik nedenler ortaya çıkmıştı. Korku içinizi sardı ve o panik haliyle Adam Sutler adındaki o başkana sarıldınız! Size düzen ve barış vadetti. Karşılığında sessizlik ve emirlere itaat etmenizi istedi. 

Dün gece o sessizliğe bir son verdim. Dün gece bu ülkeye unuttuğu bir şeyi hatırlatmak için adliye sarayını uçurdum. 400 yıl önce bu millet 5 Kasımı sonsuza dek unutmamak üzere hafızalarına kazımıştı... Dünyaya adaletin, korkusuzluğun ve özgürlüğün sadece söz olmadığını anlatacaktı... Bakış açısı buydu. Eğer bir şey görmüyorsanız bu devletin suçları sizin için bir bilinmezse ve karşı çıkmıyorsanız demek ki 5 Kasımın unutulmasına siz izin verdiniz! 

Eğer sizde benim gördüğümü görüyorsanız, benim gibi hissediyorsanız sizde benim gibi arıyorsanız o zaman yanımda olmanızı istiyorum. Bir yıl sonra bu gece parlamentonun girişinde bulunun. Birlikte olup onlara beş kasımın asla unutulmadığını, unutulmayacağını gösterelim.

2 Kasım 2012 Cuma

neden (soru işareti, yanına ünlem)

Sakardım. Hep bir şeyleri kırardım: Hem bir şeyleri hem de birilerini...
Hiçbir zaman anlamadım neden böyle olduğumu.
Anlamıyorum da.
Anlayamayacağım da.
Anlayamayacağım işte anasını sikeyim, anlayamayacağım!

bd.
2012.

27 Ekim 2012 Cumartesi

sırılsıklam yağmur

adam, kadını izliyordu:
kadın, mutluydu; sırılsıklam mutluydu
yağmur yağıyordu çünkü.


kadın, yağmuru severdi

adam da, bunu çok iyi bilirdi.

adam, düşünceliydi:

önce gökyüzüne baktı
ardından kadına.

adam, açtı ellerini gökyüzüne

ve avucuna dolan yağmur damlalarını seyretti.

yağmur damlalarından bir kolye yapıp

kadına uzattı
ve toprağa karıştı.

kadın, şaşırmıştı;

anlayamadı neler olduğunu
gülümseyiverdi.

yağmur, dindi

ve kadın, toprağın kokusuna aşık oldu.
adam, kadını izliyordu.


bd.
yirmiyedi.10.12

20 Ekim 2012 Cumartesi

bir ölünün not defteri. 4.

bazı ilişkilere dair:

İlişki, iki kişiyle başlamıştı. Fakat iki kişiyle son bulmayacaktı...
Sevgi yoktu; beklenti vardı.
Her iki taraf da kendilerinde eksik olan sevgiyi, diğer taraftan bekledi. Aslında ikisi de boştu. Bomboştu.
Aşk hep karşı yüklendi ve yitirildi.
ve bir hikâye daha sona erdi...


zihin oyunlarına dair:

Bir fotoğraf karesi çok tehlikeli bir objedir.
Zihninizde unutulmaya yüz tutmuş her şeyi, bir anda canlandırıverir.


beynim, kerhane;
düşüncelerim, pezevenk.


carpe diem'e dair:

Uyumadan önce alarmı kontrol etmekle bile, carpe diem'e ihanet ediyoruz!


bizli dalgalar:

Biz, berbat insanlarız.
Biz sevmeyiz mutlu olanları, başarılı olanları, boka bok diyemeyenleri.
Gerçeği söylemek gerekirse: Biz kimseyi sevmeyiz.
Sevgiyi kaybettik çünkü. Ya da sevgi bizden kaçtı, bilemiyoruz.

Biz?


konuşmaya dair:

Bir zamanlar konuşmak, duyguları ifade etmek için kullanılan bir yöntemdi.
Şimdilerde ise, duyguları saklamak için tercih edilir oldu.


sonbahar, aşıklar içindir!


beceremediğimiz şeyler hakkında, konuşuruz.
bkz.:

Sevmek, olağan bir şeydir.
Önemli olan; nasıl sevdiğin, nasıl daha çok sevdiğin, nasıl koşulsuzca, nasıl itaatkâr sevdiğindir.


herkes, hiç kimsedir:

Bir cümlenin öznesi "herkes" ise, kimse üzerine alınmaz o cümleyi.


ölüm ve yalnızlık
bu gece ortak çalışmakta!
bd
.
20.on.20on2

14 Ekim 2012 Pazar

kulaklarım görene kadar

İntihar ya da trafik kazası, fark etmez;

ikisi de seni dolaylı yoldan cehenneme çıkarır.

***


Diğerleri yaşıyor,

ben ise
imrenerek onları izliyorum.

Güneş;
diğerlerine umut dağıtırken
benim gözlerimi yakıyor.

Evren genişledikçe, küçülüyorum
hayallerim
sığmıyor artık bedenime!

İnsanlara bakıyorum;
gülüyorlar, mutlular.
Ya da çok güzel rol yapıyorlar!

Yıldızlar, dostlarım!
Beni hiç terk etmiyorlar.
Tek sorun,
omuzlarına yatıp ağlayamıyorum.

Kulaklarım görene kadar
seni
bekleyeceğim.

Hazin bir öykü benimkisi,
beş para etmez:
Salı pazarından alınmış üç liralık bluz gibi.

Fakat biliniz:
Günün birinde, her şey düzelecek
ve o günün arefesinde
ben Tanrı'nın huzurunda hesap veriyor olacağım...


batuhan. durak.
i k i
binon
i k i

8 Ekim 2012 Pazartesi

Martin Niemöller



“Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist
değildim.
Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal
demokrat değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı
değildim.
Benim için geldiklerinde, sesini çıkartacak kimse kalmamıştı”.
Martin Niemöller

7 Ekim 2012 Pazar

bir ölünün not defteri. 3.

*yine biz'e dair:

Grinin, maviye savaş açtığı zamanlarda,
Yeterince kirli ve çirkin bir dünyadayız.

Öfkeyle sevişen bulutların
Gayrimeşru çocuklarıyız!


*yalnızlığın trajikomik hâlleri:

Yalnızlığı kaldıramıyorsan,
çükünü kaldırırsın.


*uzayda bir akşam ziyafeti:

Galaksi, pür dikkat izliyor bizi.
Ben ve yıldızlar
Yıldızlar ve ben
Dans ediyoruz gökyüzünde.


*gurur'a dair:

Gurur; her şeyi öldürmemişti.
Bazı şeyleri
acı çekmemiz için bırakmıştı.


*ölüm'e dair beklentiler:

Ölüm; sizin için emeklilik, bizim için terfi.


*iki kişiyiz, üçüncümüz gökyüzü:

İki kişiyiz ve içimizden biri katil.
Unutma;
kana bulaşmış aşklar, silinmez gökyüzünden!


*merhamet'e dair:

Merhamet, tarihe karışmış eski bir uygarlık gibidir.
Ha unutuldu,
ha unutulacak..


*sevmeye dair kalın puntolu ince notlar:

Bunca yalnızı bir arada görünce
anladım ki:
Sevmek, usta işi bir sanatmış!


şiirle ve sevgi ile kalın!
06.on.2012

bd.

29 Eylül 2012 Cumartesi

günes kadar mavi.

Lori, bana bak. Bana bak Lori. Al şunu. Al şunu ve parçala beni. Organlarımı al ve sat onları. Parça parça yok et beni. Yok et bedenimi. Yok et, Lori:

bedenimden kurtulmam ve

sonsuzluğa ulaşmam gerek.
yardım et bana.


Lori, duygularımdan da arındır beni. Vicdanıma işkence et. Kimseler duymasın. Kes, böl, parçala, lime lime et beni. Güneş kadar soğuk vücudum. Hadi başla, Lori. Her saniye daha da boktanlaşıyor hayat. Hayat, Lori:



kullanıp atılmış bir kondom misali.

Lori, temiz yaşamak isterdim ve temiz kalmak ve temiz ölmek. Ama geç kaldım. Kelimeler de kirlendi. Gölgemi de alıp gitmem gerek. Dinle beni, Lori:


tüm renkler aynı mavilikte.
ölümü
ilk defa tecrübe ediyorum.

Lori, düşün ki, ben bir kitabım. Yırt sayfalarımı. Merak etme roman mı yahut şiir mi olduğumu. Sana bir faydam dokunmaz Lori. Yak beni. Isınırsın, Lori:


işini bitirdikten sonra
şarabına
biraz kanımdan ekle.
tadı hiç fena değil, denemiştim.


Lori, anlamıyorsun.
Yaşadıklarım ve yaşamadıklarım ve yaşayamadıklarım.
Hepsi benden uzak; uzak olduğu kadar da yakın.
Bu kadar saçma işte.
Haydi, Lori:


gözlerini kapat ve
ilk bıçak darbesinden sonrasını düşünme.


Ya da.. unut her şeyi.
Yol ver bana, yol yap beni, yolun şeritlerini de kanlarımla çiz, uzun bir yol olsun, uzun Lori:


gitmem gerek.

Nasıl ve nerede doğacağımı seçememiştim, bırak da
nasıl ve nerede öleceğimi seçeyim be Lori. Teşekkürler Lori.

elveda Lori; elveda tüm Loriler.



29.09.ikibin12
Batuhan. Durak.

22 Eylül 2012 Cumartesi

bir ölünün not defteri 2.

ruh'un intikamına dair:
Vücuttan izole edilen her ruh,
alacak bir gün intikamını o kirli bedenlerden.


rüzgâr'ın aşkına dair:
Rüzgâr, hafif ve tatlı esintisiyle ağaçlar ile sevişiyordu.


mavi'ye dair:
Mavi, maviliğinden hiç sıkılmaz mı?


gök gürültülü sağanak şiir:
Çıplak ve hüzünlü gökyüzünde gözleri.
Yaşıyor; sanki tek başınaymış gibi.
Yıldızlardan başka dostu kalmamış;
Tanrı'dan başka da güvenebileceği kimse...


zihniyete dair:
Sizi şöyle önden alayım yargılar.


makinist'e dair:
Makinist de çaresiz.
Bıraksalar belki rayların anasını sikecek.


bulutlara dair:
Bulutlar oynaşıyor gökyüzünde.
Ki her yağmur damlası, evlatlarıdır bulutların.


doğruluk denen yanılgıya dair:
Doğruluk diye bir şey yoktur: Çoğunluğun aynı fikirde olması vardır.


eylül'e dair:
Neyse beni siktir et de; sivrisineğin bile âhı var üzerinde be sevgili.


çiçeklere dair:
Çiçekler büyüttüm, gözyaşlarımla.


müziğe dair:
Ağlayan çocuk senfonileri dinlemek istemiyorum artık bu gezegende.


bd.
2012

11 Eylül 2012 Salı

bir ölünün not defteri 1.

yeni dünya düzenine dair:
Daha iyi bir dünyaya olan özlem ve hayaller, artık sona ermiştir.
Çünkü, daha iyi bir dünyadan vazgeçilmiştir.


korkuya dair:

Her gün ölecekmiş gibi yaşamak, sana sadece korku aşılar.
Doğru yöntem, her gün ölümü bir kez daha yendiğini düşünerek yaşamaktır. Bu seni cesur kılar.


pop müzik genelevi a.ş.:

Pop müzik, sanatın orospusudur.


şiir'e dair:

Şiir, asla bir şairin malı olmamıştır! Şiir, okuyucunundur.
Şiir, mavi duvarlara çizilmiş gökyüzünün ruhudur.


ironilerin oyununa dair:

İntihar etmek isteyen bir adamın, yanlışlıkla ölümsüzlük iksiri içmesi gibi.


'toplum' soyutsalına dair:

İnsanları bir arada tutan bir güç daha var, yerçekiminden başka.
O da bir çember, çizgileri olmayan bir çember, toplum adında.


mutluluğa dair:
Şans işi.
Bazen ne kadar istesen de olmuyor işte.


'biz'e dair:
Televizyon ekranlarında, adî saman yapraklarına basılmış gazete puntolarında; kendi insanımızın, kendi insanımız tarafından kandırılışını gördükçe utanıyorum.


Tanrı'ya dair:
Tanrı'nın varlığını sorgulamadan önce, kendi varlığını sorgula.
Mesela, nasıl nefes aldığından başlayabilirsin.


yalnızlığıma dair:
Her taraf tıka basa yalnızlık dolu.
Kolaysa,
gel, sen bul kendini.


size bir iyi, bir de kötü haberim var:
İyi haber, bu yazının sonuna geldik.
Kötü haber, devamı var.


Sevgiyle ve şiirle kalın!

bd.
2012.

3 Eylül 2012 Pazartesi

bu savaşta ateşkes yok

Hayat tarafından üzerinde her türlü oyun oynanmış, her acıyı tecrübe etmiş, ruhu kirlenmiş, yapayalnız bir adamdı. Yaşamak onun ilk işi değildi, sadece bekliyordu.

Yalnız değildi; fakat kimsesi yoktu.
Yalnız değildi; fazlaca düşmana sahipti.

Heyecan duyusunu yitirmişti, yoksunluk çekiyordu. Çaresizdi...

***

Sanki güneş tüm ışığını, doğrudan ona vuruyormuş gibi bir yük vardı üzerinde. Ateşler içindeki buz kütlesi gibi eriyordu. Çaresizdi...

***

Onun yapmakla yükümlü olduğu, sorumluluk gerektiren tek işi, uyumaktı. Dolayısıyla günde 15 saat "harıl harıl" (ya da "horul horul" artık ne derseniz) çalışıyordu.

***

Umutsuz değildi; fakat yarın'ı yoktu.

***

3 yıldır aynı yerde yaşıyordu... Koskoca 3 yıl ve aynı yer! Bu durum, onun için bir başarı sayılırdı. Belediyenin 4 yıl önce inşasına başladığı, sonra yarıda bıraktığı bu bina artık onun evi sayılırdı.

Gelecek seçimlerde belediyenin değişmemesi için dua ediyordu, çünkü bu belediye çalışmıyordu. Eğer biraz olsun işlerini iyi yapsalardı, evsiz kalırdı. Çaresizdi...

***

Her hafta farklı birahanelere giderdi. Gittiği yerlerde tanınmamalıydı. Çünkü çıktığı her birahanede bir düşman kazanıyordu. Bir göz aşinalığı bile sonu olabilirdi. Çaresizdi...

***

O gün, hiç gitmediği, 8. cadde'deki birahaneye gitti. Birasını aldıktan sonra gözleriyle kendine sessiz bir köşe buldu ve oraya oturdu. Gürültünün hayli fazla olduğu bu ortamda, yeterince sessizdi.

Birasının bitmesini bekleyen gençten biri, bizimkinin 
(nereden bizimki oluyor bu herif, onu da anlamış değilim) yeni bira istemek için elini kaldırmasıyla yanına sokuleverdi. Sol elindeki birayı adama uzattı.


-Merhaba ahbap! Seni buralarda ilk defa görüyorum. Birilerinden kaçıyor olmalısın.

Adam başını kaldırmadan ağır bir eda ile yanıtladı:

-Ölümden kaçıyorum. Beni bu hayata bağlayan hiçbir şey olmamasına rağmen, ölümden kaçıyorum.

Genç, fazlaca bilgin olduğunu zanneder bir tavırla:

-Sizler için ölüm, güzel bir kurtuluş kapısı değil midir?

Adam kafasını kaldırdı ve gözleriyle adamın gözlerini bombaladıktan sonra:

-Henüz değil evlat!

-Nasıl yani?

Adam sol elinin tersiyle ağzını sildikten sonra anlatmaya başladı:

-Eğer şimdi ölürsem, kaybedeceğim. Şeytana zafer çığlıkları attırıp, Tanrı'yı utandıracağım. Bunu yapamam. Unutma evlat, Tanrı evreni yaratırken en çok insanoğluna güveniyordu.

-Ama insanoğlu...

-Evet, insanoğlu her şeyi berbat etti. Kötülüğe yenik düştü. Cennete başı dik şekilde girme fırsatını, haz peşinde koşarken kaybetti.

Genç adam, şaşırmış görünüyordu:

-İsa aşkına... en son ne zaman kiliseye gittin sen?!

Adam, ifadesini bozmadan ayağa kalktı:

-Unutma, şeytan her kılıkta. Koru kendini.

Birkaç adım attıktan sonra arkasını döndü ve ufak bir tebessümle:

-Bira için sağ ol!

***

Adam birahaneden ayrıldı ve şeytanla olan savaşına devam etti.

Şeytan zırhını geçirmiş bekliyordu ve her an karşısına çıkabilirdi.

Çünkü, bu savaşta ateşkes yoktu!



bd.
2012.

21 Ağustos 2012 Salı

bu güruh topraklar

Karalıyorum;
ve elimde bundan başka hiçbir şey kalmadı.

Karanlığın hüküm sürdüğü topraklara atıldım
ve şimdi
daha iyi anlıyorum güneşin hakikatini.

Kelimeler yaşatıyor bu güruh topraklarda
cansız bedenimi.
Kelimeler çok güçlü bu güruh topraklarda:
Bir kelime aşık edip,
aynı kelime nefret ettirebiliyor insanı bir başkasına;
bir kelime hayata bağlayıp,
aynı kelime defalarca öldürebiliyor insanı kanlı yatağında.

Yaşanan her dakika, iyice yontulmuş
her saniyesine, kimsesizlik alıştırılmış.
Ve her bedene, yalnızlık aşılanmış
aşk paramparça edilmiş bu güruh topraklarda.

Aşk yok, kaybetmek yok;
kaybetmek yok, yaşamak yok;
yaşamak yok
fakat ölüm var bu güruh topraklarda.

Önce ölür, sonra bedeninin çürümesini beklersin
ve beklemek zaman alır bu güruh topraklarda.
Kefen siyahtır.
Kurtuluş uzaklardadır.
Yıldızlar bile çekip gitmiştir.
'Sevmiyorum'lar her dile çevrilmiştir bu güruh topraklarda.

Herkes kendini kaybetmiştir
ve tekrar bulmaları için benliklerini
bir aynadan fazlasına ihtiyaç vardır bu güruh topraklar-
da.


bd.
21.sıfırsekiz.2012

18 Ağustos 2012 Cumartesi

bir çiçek

Karşı bahçedeki çiçeklere imrenerek bakanlar,
ayaklarının altında yetişen çiçekleri göremezler.

bd.

31 Temmuz 2012 Salı

Bu sıcak çok soğuk

Merhaba ben Emre. Tam 18 yaşındayım. Kendime göre bir ailem ve çok sevdiğim kitaplarım var. Söylemem gerekirse o kadar çirkinim ki değil bir kız, gönlünde sonsuz merhamet yatan bir insan bile benimle konuşmuyor ve ben kendimi aşka inanmıyorum diye kandırıyorum.

Dün evimde tadilata başladılar ve anneanneme taşınmak zorunda kaldık bir süreliğine. Anneannem ve dedem tatile gittiler ve hava o kadar sıcak ki uyuyamıyorum. Sabaha karşı 7 civarı annemin yaptığı yatağıma girdim ve 9'a kadar uyuyamadım. Evet dokuzda uyudum ama bölük pörçüktü ve öğle 1 de kalktım. Aman Allah'ım zaten sıcak ve oruçluyuz. İlk defa orucumu bozmayı düşündüm. 

Bütün gün inci-oyun-twitter arasında geçti kısacası güzeldi yani. Akşam teyzemlere iftara gittik. Ooo yemekler çok çok güzel. Gene akşam oldu, anneannemlere geldik. Hava sıcak, ben uyuyamıyorum, hastayım, delireceğim...

Gece 2 oldu saat. Önceki gecenin uykusuzluğu var ama uyuyamıyorum, sıcak... Yattım, gözlerimi balkonun parmaklıklarına diktim. Rüzgar öyle hafif esti ki sadece tül sallanıverdi. O an aklıma sevmek istediğim kadın geldi. Sevmek istediğim diyorum çünkü o kadar çirkinim ki sevmeye hakkım olmadığı düşünüyorum. O an, o sıcak hava o kadar soğudu ki yastığıma sarıldım. Yetmedi içime sindim. Soğuktu ulan işte uyuyamıyordum. Düşündükçe onu ne kadar çirkin olduğum geldi aklıma. Hayalin en güzel yerinde kafana bir şey dank eder de her şey silinir ya o hayale dair. O oldu o gece işte. O gece o parmaklıkta ne kadar yalnız olduğumu gördüm.

Merhaba ben Emre. Tam 18 yaşındayım. Kendime göre bir ailem ve çok sevdiğim kitaplarım var. Söylemem gerekirse o kadar çirkinim ki değil bir kız, gönlünde sonsuz merhamet yatan bir insan bile benimle konuşmuyor ve ben kendimi aşka inanmıyorum diye kandırıyormuşum.

Kısacası veya belkide
Ben, haritada deniz görmüş, boğulmuşum...
Ben, dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuşum...

26 Temmuz 2012 Perşembe

ölümperver

Eğer biraz ölüm varsa aklında,
uyu ve bir daha uyan-
ma...
Çünkü
toprak, en rahat yatak aslında...


bd.
2012.

20 Temmuz 2012 Cuma

öyle bir öleceğim ki, moda olacak

İblis yine iş başında!

"saat gecenin dördü iken ve yapılacak hiçbir şey yokken; belki de yapılacak en iyi şey intihar etmektir!.." diye düşünüyor insan.

Hangimiz mutfak bıçağı ile ölmeyi ister? Benim öyle ölüm planlarım var ki, yeni bir çığır açacağım. Ölümüm moda olacak. Akım yaratacağım. Herkes benim gibi ölecek. Sonra da onlara mahşer gününde imza dağıtacağım.

Cehennem, bizi bekliyor olacak!

Mahşer günü çok kalabalık; herkes, bir yerlere kaçışıyor olacak.
Hitler, Nazileri toplamaya çalışıyor; Lincoln, zencilerin haklarını korumaya çalışıyor; komünistler ise ideolojilerinin burada tutacağını düşünüyor olacak.

Aslında, Amerikan diye bir ırk olmadığı; kendi kendilerine maydanoz oldukları anlaşılacak.

Oralarda bir yerde, Nietzsche'ye rastlayacağım. Bir güzel pataklayacağım onu. Bıyıklarından çekip yeni bir işkence metodu geliştireceğim.

Hepimiz korkacağız; ama pişmanlık duygusu korkumuzu bastıracak. Gerçi, duygularımızdan arınmış mı olacağız, onu bile bilmiyorum. Ama hissedeceğimiz bir şeyler olacaksa, bunlar kesinlikle korku ve pişmanlık olacak, bunu biliyorum.
Orada bunlar yaşanırken, ben kaybolacağım. Kaçmaya çalışacağım; kaçamayacağım. Herkes gibi ama herkesten daha iğrenç olacağım. Sorgu meleklerine verecek cevabım bile olmayacak. Azap çekeceğim.

Ve muhtemelen cehennem ile cezalandırılacağım.

Cehennemde iblisi de göreceğim.
Freud da orada olacak; onun için üzüleceğim. Hâlâ psikanalizle uğraşıyor olacak, garibim. Düşünme eylemini güzel yapıyordu, ama doğru şeyi düşünememiş. Orada da psikolojiyle falan uğraşmayın diye onu keresteciliğe yönlendireceğim. Bilirsiniz, -en azından tahmin edersiniz- cehennemde çok tutulan bir meslek olacaktır.

Yine de şanslı olacağız, çünkü aşk diye bir şey olmayacak. Cennette neler yapıyorlar diye meraklanacağız. Bu, sonsuza kadar böyle devam edecek.

Her şey, ruhunun et yığınından kurtulmasıyla başlayacak. Duyduğun pişmanlık hiçbir halta yaramayacak.

Dediğim gibi; hepsi bir ihtimal. Ama iblise karşı koyamadıkça, her biri gerçekleşmesi pek de zor olmayan ihtimaller.


bd.
2012.



14 Temmuz 2012 Cumartesi

Boşluğun Çocukları

Bizim neslimiz olarak,


Ne savaş gördük ne de büyük bir aşk yaşadık.
Ne büyük bir edebi akım geldi ne de biz doğru bir şeyler yapabildik.


O yüzden biz sadece,


Boşluğa şiir yazarız, boşluğun resmini yaparız.
Boşluğu ve boşluğun her köşesini anlatmaya çalışırız.


Biz, içimizdeki boşluğu anlatmaya çalışırız.
Olmayan bir şeyi, ''Şey'' niteliğine sokarak anlatmaya çalışırız.


Her şeyin farkındayızdır.
Ama içine girip ötesine geçemeyiz...






                                                            

13 Temmuz 2012 Cuma

Necla, ne lanet bir şeysin

Güne hep geç başlardın Necla.
Her zaman yorgun, sıkkın ve bıkkın bakardın dünyaya.
Belki de güneşin nasıl doğduğunu bilmediğindendir bu boktan hallerin;
onun eksikliğini mi hissettin, bilemiyorum.

Sana bir şey söyleyeyim mi Necla,

ebe olup güneşi sen doğursaydın keşke.
Belki o zaman, bu kadar lanet bir karı olmazdın Necla.

bd.
12.sıfıryedi.2063-51

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Son,

Boş versene.
Hadi bu seferlik.
Kendime gelmek gibi,
Bir amaç yok
Denememeyi deniyorum.
Bunu denemelisin,
Beni sev isterdim.
Boş versene.
Ne de olsa,
Sahip olabilirsin.
Yalnız hissediyorum.
Kısacası; her zaman ki gibi.
Sigaramı söndürürken;
Öyle söndüğümü hissettim.
Hadi ama!
Gelsene; yaklaşmadan.
Özledim demek cesaret işi.
Ve bende c'si bile bulunmaz.
Avuçlarında; parmak uçlarımı hissetmeni,
İsterdim.
Ya dünya gibi kendi etrafımızda dönmek zorunda olsaydık?
Söz uçar;  yazıları da ben silerim.
Geriye; hiç kalır.
Sen her şey olabilmeyi nasıl başardın?
Sus. Öğrenmek istemiyorum.
Sevmek; kendi etrafında dönmek zorunda olmaktan zor.
Ve ben seni seviyorum.
Çaresizliğim; oradan belli  oluyor mudur?
Giydiğin şarkılar; sana iki beden büyük.
Parmak izlerimiz; birbirini tamamlıyor.
Ama bunu; bilmemiş ol.
Seninle ilgili şeylere nokta koymak.Yapamam.
Bu yüzden;
Son,

03.21-11 Temmuz

6 Temmuz 2012 Cuma

Yayın başlığı yok'tur.

Belgisiz bir ütopyanın en yağmurlu köşesi burası. İnsan ruhuna kadar ıslanabiliyor dışarı adımını atınca. Cam da oluşan damlacıklardan, parmak uçlarınızla harfler yapabiliyorsunuz. Her şey tek kişilik burada. Odam; yalnızlığıma göre dizayn edilmiş. Bunun yanında her yere sessizlik hakim. Yo hayır üzgün değilim, belki biraz beni yalnız bırakanlara kırgın olabilirim. Fazlası değil.

Aslında buraya bir aşk yazabilirdim diye düşündüm. Ama var olan tüm aşkları, tüketmiş; kağıtlara, kalemlere sığdıramamış sonra da sıradanlaştırmıştım. Belki de bu yüzden yalnız kalmıştım.

Fakat; bu umrumda değildi. Ya da ben öyle algılamak istiyordum, bilemiyorum.

İnsan burada günden güne sıkılıyor. Önce her şeyin size şirin gözüktüğünü söyleyebilirim. Çünkü ilk geldiğinizde beyaz kıyafetli insanlar size gülümseyip ne kadar da güzel bi yer olduğundan ve mutlu olacağınızdan bahsediyorlar.

Sonra da sizi bir odaya koyuyorlar ve çıkartmıyorlar. Ve asık suratlı oluyorlar.
Hatta içlerinden bir kaçının hakkımda "Deli yazar" dediğini duydum. Biri de ötekinin kulağına fısıldıyor " Kitapları kaç milyon sattı zamanında, sonra eskisi gibi olmadı, işleri iyi gitmedi. Yalnızlıktan delirdi zaar"
Nereden çıkarıyorlar bunu, önce beni buradan çıkarsınlar.

Ne diyordum. İnsan dışarı çıkınca ruhuna kadar ıslanıyor. Bir kere çıktım ben. Islandım da. Belgisiz bi' ütopya burası. Her şey tek kişilik. Bide beyaz giymiş herifler olmasa, canıma minnet aslında.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Benim Güzel Kadınıma

Vaktiyle: ''Keşke bu kadar hissi olmasaydın'' dediğin bu adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp, atom gibi çatlattıkları bu hengamede eminim ki, sen, her dem beraberimde, her an başucumdasın.

Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim öyle bir şeyimsin! Babama anneme, Allah'ın bana tattırdığı bu güzel duyguyla nasıl bağlıysam , sana da bu ölçünün ebedi gayesiyle perçinliyim.

Seni ilk gördüğüm zaman içimden;

''Aşkım, bedenin orada; fakat ruhaniyetin, Allah'ın izniyle her tarafta ve benim yanımda...'' demiştim.

Benim güzel kadınım...

Baş ucumdasın, biliyorum; ama ben ne yapayım ki dünya zindanının içinde, ayrıca kalbimin zindanına öyle kapalıyım ki seni göremiyorum.

Hayatta biricik meselemin, senin yanında yaşarken ölümü delmek ve öteye geçmek gayesinin; o, anahtarını kalbini açmak üzere senin elinden aldığım meselemin, henüz ''Anahtar hangi elle tutulur ve nereye yerleştirilir?'' gerçeğinden bile uzak bir çocuğum.

Güya seni yazdım...

Soluk bir kumaş üzerine hareli lekeler güneşi ne kadar gösterebilirse, bu kargacık burgacıklar da seni o derece anlatabilir...

Aç bana kalbini, artık aç.

Ebediyen köpeğin olarak kendi köpekliğimden çıkayım ve insan olayım.

Açmazsan;

Bilip de cahil, anlayıp da unutkan, görüp de kör, duyup da hissiz kalmanın felaketine düşerim.

Zaman geçti;

Çarklar işlemekten aşındı, vadeler dolmaktan çatladı...
Akşam oluyor...
Bir mızrak boyu kaldı, benim de hayat güneşimin batmasına...


Sen ve Ben;

Ne olursak, bu bir mızrak boyu zaman içinde olacağız...


Vaktiyle: ''Keşke bu kadar hissi olmasaydın'' demiştin...

Cevabım: ''Hissi olmaktan ziyade, zihni bir işkence içindeyim...Seni gördüğümden beri...''

Emre Avcı

9 Haziran 2012 Cumartesi

umut? boş ver, en iyisi unut.

tut ki
sen deli bir rüzgârsın
bense sararmış bir sonbahar yaprağı


işte
bu denli teslimim sana

tut ki
sen berrak bir su damlasısın
bense Afrikalı bir çocuk

işte
bu denli muhtacım sana

tut ki
seviyorsun beni

işte
bu denli hayalperestim aslında


bd - 

08.06.ikibinoniki

3 Haziran 2012 Pazar

Bana ne? Ya size?

Kaç gündür evden çıkmadım. Kaç gündür diyorum çünkü inanın bunu ben bile bilmiyorum.
Günler birbirine ince ipler gibi bağlanmış, bir gün kötü geçti mi hepsini etkiliyor.
Günler ince ipler gibi birbirlerine dolanmışlar ve nerede başlayıp, nerede bittikleri bilinmiyor.
Açıkçası ne sakin bir pazar olmuş ne de sıkıcı bir çarşamba...
Pek de umurumda değil doğrusu.

Geçmeyen günlerden bana ne? Ya size?

Öfkenin bir yerlerden aktığını hissedebiliyorum ama nereye akar, kimin içine akar? Kimi son raddesine kadar doldurur bilmem. Bilmek de istemem.
Gerginim. Gerginiz; bizim komşularla. Geceleyin çok içip, biraz da sarhoş(!) olup, orta halli gürültü yapıyormuşum.
Güya neymiş efendim partiler veriyormuşum her gece evde. Partiler! Hem de ben! Peh!
Yalnızım ulan yalnız. Sen de tutturmuş partiler, içkiler, otlar, memeler diyorsun. Ne şizofrenik komşular!

Sarhoşluğumdan da bana ne? Ya size?

Ertesi gün 'kendi evimizde bile içemiyoruz ulan' deyip attım kendimi sokaklara. Ama yine yalnızım, değişmez kural bu çünkü. Derken fazla kalabalık bir barda buluveriyorum kendimi. Birisiyle yumruk yumruğa kavga edip stres atmak istiyorum. Ama yarın sabah parasını ödeyemeyeceğim bir hastane odasında uyanmaktan korkuyorum.
Vazgeçiyorum. Sonra en iyi yaptığım işe koyuluyorum; içiyorum!
Etrafta, 'saat sabaha karşı dördün sessizliği'
Çıkıyorum bardan, yağmur başlamış.
Sonra bir evim olduğu aklıma geliyor. Biraz da sarhoş olmuşum. Çok değil, anca bir yalnız kadar.
"Tanrım!" diyorum, "param kalmamış."
Eve yürüyerek gitmek gibi bir sorumluluk da var şimdi üzerimde.
"Yürüyebilecek kadar sağlamım. Sağlam mıyım? Sağlamsın tabii, aslanım!" diyorum kendi kendime ve soldan 2. sokağa giriyorum. Harabe evlerin olduğu bir sokak burası.
Artık kullanılmayan yıkık dökük gecekonduların yanından, artık kullanmadığım ruhumla beraber ilerliyorum.

Ruhumdan bana ne? Ya size?

Ellerimde, hayatıma giren o minik burunlu kadınlardan birinin elleri olması gerekirken... Yağmur dolduruyor, avuçlarımın boşluğunu. Bunu düşündükçe mahalleme gelen, kapıma gelen, yatağıma gelen, hayatıma gelen sonra da kalbimi çalıp giden kadınlar geliyor aklıma. Sinirlerim bozuluyor yelkovan akrebi kovaladıkça.
"Neden olmadı be babalık" diyorum, kızıllaşan gökyüzüne bakarak. Tanrı hep susar ya yine susuyor, ya da yağmur gözyaşlarıdır kim bilir. Ağlarken konuşamıyor'dur.

"Şu harabelerden bile yalnızım, Tanrım. Konuşmuyorsan da duy bari"
"Oradaysan ve sevecek tek sen kaldıysan"
"Duy beni"

Tanrı'dan bana ne? Ya size?

Delirdiğimi biliyorum. Ama bunu bilmem, çözüm için yeterli değil bu denklemde. Hayatına x desen de çözemiyorsun işte. Üstelik cevap anahtarına bakmak da bir halta yaramıyor!

A! Eve kadar gelmişim. Sırılsıklam ama sağasağlam. Sarhoşken bile kendimi kontrol edebilme yeteneğinle gurur duydum. Ölmeden önce bunu bir kez daha yapmalıyım.
Tam kapıyı açacağım sırada Hamdi Abi'nin merdivenlerden indiğini gördüm. Sanırım sabah namazına gidiyordu. Çok iyi bir adamdır aslında, tam cennetlik. Öbür dünyada, onunla karşılaşamayacağım için üzülüyorum.
"Nereden böyle evlat, ıslanmışsın.." diyor Hamdi Abi. Ben de "Islattılar be abi..." diyorum, neyi kastettiğimi bilmeyerek.

Islaklığımdan bana ne? Ya size?

Hemen duş aldım ve mutfağı girdim. Buzdolabını açtım 2 gazoz şişesi ve 3 biradan başka bir şey yoktu. "Nasıl yaşıyorum ulan ben?!" dedim kendi kendime. Farkında olmadan tebessüm ettim, zaten yaşamıyorum ki!
Bu kadar anlamsız bir hayatı, bu kadar anlamsız bir şekilde sürdürmek, inanın bana, çok anlamsız!

Açtım, ama evde bir zeytin bile yoktu. Açtım, midem bomboştu.
Ben de zeytin yerine, biraz hapla doyururum karnımı! Hem de ebediyen acıkmazlar bir daha!
Sonra buzdolabından bi' bira alıp, oturma odasında hapları aramaya koyuldum ve buldum.
Nedense hiç tereddüt etmiyordum kendimden, sakindim. Ellerim titremiyordu. Çünkü ardımda bıraktığım tek kişi Hamdi Abi idi.
Kutuyu açtım, yaklaşık 13-14 tane aldıktan sonra kutuyu kanepeye fırlattım. Dediğim gibi, nabzım olağan halindeydi, her şeyden emindim. İçimdeki tek korku 'ya başaramazsam' korkusuydu.
Daha fazla beklemeden yuttum hapları. Teker teker değil, hepsini birden.

Zaman artık geriye doğru dolmaya başlamıştı. Yatak odasına gittim, yorganı açtım, içine girdim ve bir daha acıkmayacağımın garantisiyle uykuya daldım.

Kendi ölümümden bile bana ne? Ya hiç var olmayan size?


Cansu Sena Şuşut - Batuhan Durak

1 Haziran 2012 Cuma

Azrail'i beklerken

Kimse görmüyor mu?
Eriyor günbegün, ölüyor…
Kimse anlamıyor mu?
Kafasından geçenleri, geçecekleri…
Kimse görmüyor mu?
Adam karanlıklar içinde.
Kimse yakmayacak mı ışıkları?

Ne berbat insanlarmışsınız!

Yaşama arzusu kalmamış,
Köşesine çekilmiş, sigarasını yakmış,
Azrail’i bekliyor.

Geçmişinden nefret ediyor.
Bu yüzden,
beynini çıkarıp çöp kovasına yollamak istiyor.
Ya da ne bileyim,
hafızasını otobüste unutmak falan.

Kimseyle sevişmediği için aids olma riski yok;
ama yaşamaya da gücü…
Anlıyor o an;
yalnızlığın,
kanser olmaktan daha amansız bir hastalık olduğunu.

Ne bahtsız bir kader!

Göz torbaları şişmiş, uyuyamıyor.
Sakalları uzamış, kesemiyor.
Karanlıktaki gölgesinden bile korkuyor.

Yaşamıyor,
ama nefes alıyor.
Sevmiyor,
ama kalbi atıyor.
Konuşuyor,
ama kimse duymuyor.


Bd - Hazirana başlarken, 2012.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Babam ve Kavgalarım

Bugün başkaldırının ilk günü. Bugün zafer marşımın ilk satırlarımın ağzımdan döküldüğü ilk zamanlar. Kavgaya girebileceğim, içimdeki cesaretimin keskin kokusunu ''nane şekeri'' gibi burnumda hissetiğim, soyut mükemmelliğimin içinde yumruklarımı sıkarak ellerime baktığım ve ''direneceğim'' dediğim bir zamandayım.

 Annemin ağlayan yüzünü gördükten sonra zaman, korkunç zamandır. Anneme sarıldığım zaman duygularım, içerden içeriye homurtular ve her şeyin üstüste gelip geride bırakılan seçenekler kadar kaygılı duygulardır.

Bir volkan gibi patlamak yetmezmiş gibi, o sesten ve dumandan korkmamış gibi, ağzımdan çıkan her sözcük bir lav gibi karşımdakini, dokunduğu heryeri tahrip eden ve gitgide dağın eteklerinden oraya dalga dalga gelen sözcükler beni değil karşımdakini eritip bitiriyordu.

Kısacası;
Babama son bir hışımla baktım. Söyleyeceklerim ağzımdan çıkmadı ama o, kalbimin gürül gürül atışından ''Sanma bu tekerlek kalır tümsekte'' dediğimi anlamış olacak ki on dakika önce çok açım demişken, yemek vakti geldiğinde ''ben yemeyeceğim'' dedi. Sadece ''s.ktir lan'' dedim.


Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;
Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!

Son olarak;
Ne aldımsa annemden, hayatı boyunca masum ve mazlum olan bu kadından aldığıma inanıyorum. Baba kolları ikinci planda...

13 Mayıs 2012 Pazar

Aşk Bana Yakışmadı...

Hayal ettim;
Saçlarımdan tutup gözlerime baktığını hayal ettim.
Gizlice gelip evine, kapının eşiğinden seni öptüğümü hayal ettim.
Yanıma gelip oturmanı, koluma sarılıp, gözyaşlarının gri hırkamı ıslattığını hayal ettim.
Kimsesiz odanda kış geceleri rüzgarın uğultusuna karışan sesimin, tenine dokunuşunu hayal ettim.
Hastayken, ayak ucuma oturup, yaşlı gözlerinle bana bakamadığını hayal ettim.
Bir yaprak olup, esen rüzgarlarla gitmeyi hayal ettim.
Uyuduğum zamanlarda bilerek açık bıraktığım çalışma masamın lambasını tebessüm ederek kapattığını hayal ettim.
Gideceksin...
Gökyüzünden habersiz, her şeyi bırakıp gideceksin...
Ben mermerine oturmuş, mezarınla sırdaş olmayı hayal ettim.
Toprağında bir taş olmuş, beklemeyi hayal ettim.

Bütün bunları hayal ederken ben, kendimi, dışarıdan üçüncü bir şahıs olarak izledim...
Ve dedim ki:

Aşk Bana Yakışmadı.

1 Mayıs 2012 Salı

İki Ters İstikamet

Hastalar... Onları beklerken hasta olanlar.
Uzunca dünya... bitişik ve çapraşık yollar.
Yollarda giderken hastalanmış deli ruhlar,
Koca yeryüzünde dolaşan korkunç insanlar.

Bir tatlı vehim, bir çığlık çığlığa yakarış...
İki ters istikamet; düğüm düğüm dolaşmış.
Bir görünmez boşluk; çırpındıkça dibe batış...
Bir vicdan sordum ki beni gördükçe sırıtmış!

İçerdeki sesler, dışardaki beyazlıklar...
Pencereden bakarken gördüğüm deli rüzgar,
Anlık beyazlıklar gören serseri ruhlar,
Veremli, sonu gelmez, çileli kıvranışlar.


                          Bizlerin istediği: ağlamaklı bakışlar,
                          Onların verdiği: hastalıklı yakarışlar!

28 Nisan 2012 Cumartesi

Kendimden


Koştukça yoruldum; yoruldukça daha da koştum.Ve tükendikçe,sona ulaşmak için karanlık sokaklardan geçtim.Yürüdükçe kirlendim; umursamadan kirlendikçe yürüdüm.Sona yaklaşmak istedikçe,son uzaklaştı benden.İnsanlar 'neden' diye sordu cevap vermedim.Anlayamazlar."Sen bu kadar mısın ya bu kadar.Bunu kendine neden yapıyorsun?" diyenlere.Sessiz bir ucube gibi "Bu kadarım." dedim.
"Tahmin ettiğinizden daha fazlayım": Benim iç cümlelerim.
Onlar Tanrı'dan korkar,bense ta kendimden.Çünkü Tanrı sağı solu belli olmayan birinin yanında,aynı zamanda kitaplarda yazan olağanca güzelliğiyle hoşgörülü ve affedicidir.Tanrıdan korkarsın ama yine de yaparsın.Çünkü o affeder.Gece yastığa başınızı koyduğunuzda; hanginiz kendinizi affedersiniz? Ki en korkuncudur; hanginiz her gece kendinizi affetmeden,yarına dolu pişmanlıklarla uyanırsınız? Ben her gözlerimi kapatıp,uykuya dalmaya çalıştığımda,korkularımın başıma üşüşmesiyle ürperiyorum.Herkesi affedeceğim ben; önce çekip giden babamı,kalbimi kıranları,yalancıları, hatta ve hatta Tanrı'yı bile affedeceğim.
Ama asla kendimi....
Ve hayat -tüm acılarıyla beraber- kelimenin tam manasıyla kapıma dayandığında.Ona bi' korkak olduğumu söyleyeceğim utanmadan.Tanrı'ya "Sabah olmadan gideceğim bu evrenden" demek istiyorum.
"Sende bende mutlu olalım"
Ama kendimi affedebilmeliydim önce; ölmek için.O yüzden şimdilik susuyorum.

27 Nisan 2012 Cuma

Penceredeki Görünmezlik

Uçuyorum kuş gibi şehrin semalarında
Geceleyin doğduğum evin odalarında
Arıyorum çirkin ve değersiz bedenimi
Üflediğim semaların kaldırımlarında

Geziniyorum öksüz ve yetim sokaklarda
Alın canımı bu kör karanlık odalarda
Çekseler karanlıklara sormam neden diye
Sual olunmaz mıdır ki o kör kuyularda

Her şey bitti karanlıkla düğüm çatılarda
Bize de kapanacak görünmez kapılarda
Öldürdüğümüz duyguların silüetleri
Kısa ama yekpare aydınlık bir dünyada

25 Nisan 2012 Çarşamba

Tanrı, bizden utanıyordu.

    Bir zamanlar çocuktuk. Yarını düşünmek işimiz değildi. Çünkü akşam ezanı okunduğunda oyunlarımız biterdi. Büyüdük ve yarını düşünmeye mahkum olmakla cezalandırıldık.

        
Herkes gibi sevdik ama herkes gibi sevilmedik. Bunun sonucunda daha çok sevmeyi öğrendik; ama herkesi sevmememiz gerektiğini öğrenemedik. Daha çok seversek sevilebileceğimizi ümit etmeyi öğrendik; ama olasılıkların aşkta geçerli olmadığını öğrenemedik.  
       
    Çok şeyi öğrendik, çok şeyi de öğrenemedik. Ama bu olanları bizden başka kimsenin görmediğini, göremedik.

       
          Yerleşik hayata geçtik. Böylelikle hepimiz, beynimizdeki yıkık dökük harabelere yerleştik. Gerekmedikçe çıkmadık oralardan. Dışarıdan envai çeşit sesler duyduk. Ama; seslerin, titreşim dalgalarından daha fazla şey ifade ettiğine inanmıştık, kulak asmadık. Kendi sesimizi duymayı bekledik. Ya da bizi o harabelerden kurtaracak sesi. 

   
    Bekledik ve diğer bütün sesleri lanetledik.
         
         
          Bizimkisi gülümseyen her insanın mutlu olabildiği; ölmek isteyen her insanın acı çekmeden kalbini durdurabildiği bir dünyaydı. Ama bomboştu. Yaşam yoktu. Kararlarımız bizim ellerimizde değildi. Sadece biz vardık ve sadece hücrelerimiz yaşayabiliyordu. Bedenlerimiz, kuklaydı.

         
Gülümseyebilsek mutlu olabilecektik; ama gülümseyemiyorduk. Ne acı bir durumdu.

   
Dertlerimizle boğuşurduk. Hepimiz kederli varlıklardık. Ama aynı zamanda nedenini öğrenip çözemeyecek kadar da korkaktık.

         
Tanrı bizden utanıyordu.

   
Her birimiz ölümden korkmadığımızı söylerdik; ama kimse çıkıp da kendini vurma cesaretini gösteremezdi. Yani, aynı zamanda yalancıydık. "Sırtımızda boş tabutlar taşıyoruz!" dendiğinde bile o tabutların boş olduğundan emin olamadık.

         
Palavralarla dolu bir dünya yaratmış; palavralarla dolu insanlar olmuştuk.



bd.
25.04.2012

11 Nisan 2012 Çarşamba

Sıfırlarda Rakamları Bulmak

Bu sabah, her sabah gibi yine uyandım. Her zaman ki gibi ilk yaptığım şey sigarama sarılmak oldu. Kahvaltı yapmadan önce hemen yaktım. Yine dumanından rahatsız oldu gözlerim. Bitti, ben de söndürdüm. Aslında bitmeden söndürdüm. Bu yaptığıma da ''ölçülü davranış'' kılıfını geçirdim. Ama bu gün farklı. Görünürde aynı ama içimde... içimde çok farklı.

Yıprandım. Bir havucu rendeler gibi... Her sabah kalktığımda havucu ben rendelerdim. Ama bu sabah ben rendelendim. Elimde olanlar, olmayanlardan daha az. Deniyorum ben de işte olmuyor. Tüm yollar kendime dönüyor. 

Evet kalktım. Ama bir şey unuttum ya... Her zaman yaptığım bir şeyi unuttum. Arkadaşım aradı. Konuştuk. Ha! Sonunda buldum dedim. Ben her sabah kalkarım ve sigaramı yaktıktan sonra odamda ki pencereden bakarım dedim. Kapattım telefonu. Cama koştum. Camdan bakıyordum. Ama dışarıya değil. Ruhumun derinliklerine bakıyordum. Bir şey yoktu o derinlerde. Her sabah olurdu ama bu sefer neden olmadı. Sonra anladım. Camda yağmurun bıraktığı buğu vardı. Camdan dışarıya bakmak istedim. Ama buğuyu da silmedim. Sanki bir yarım daha değil dedi. Ötekisi de sil buğuyu ve sonsuza kadar orada kal dedi. 

Belki de silmeyerek camımın buğusunu kaçtım ruhumun derinliklerinde olanlardan. Sonra bir cesaret açtım camı. Rüzgar... ah rüzgar. Aklıma şu satırlar geldi:

Ne var bana ne oldu?
Odama nasıl doldu 
Birdenbire bu meltem
Ve dalgalandı perdem
Havalandı kağıtlar 
Odamda kıyamet var.

Yüzüm odama dönüktü. Evin duvarlarında, artık iyice yıpranmış perdelerinde, içeri dip dibe sığışmış bir iki parça külüstür eşyada yalnız benim görebildiğim izler vardı. Artık farklı bakıyordum. Hangi izin ne anlama geldiğini ezbere biliyordum. Çünkü o izler bendim. Yalnız odamda değil, ruhumda ki, bedenimde ki izleri de biliyordum. Artık biliyordum. Dedim ya bu gün farklıydı. Çok farklı... Bu gün ben, bu yağmurlu günde duygularımı saklayacağım bir şey arıyordum. Buldum. Her şeyi de itiraf ettim kendime. Hayatımın hiçbir evresinde aşka inanmayan ben aşık oldum. Bu gün ben de geçtim o mahşerin içinden. 

Tanrım... Seni seviyorum... Onu özlüyorum... Kendimi de affediyorum....

4 Nisan 2012 Çarşamba

Melankoli

         "İçinde bulunduğum durum kötü. Korkularımla yaşamak zorundayım. En büyük korkum ne bilmiyorum. Onun için hemen her şeyden korkuyorum. Belki de unutulmaktır. Neden unutulmak olduğunu düşündüm. Çocukluğumdaki tramvalar bilinçaltımı bu yönde etkilemiş olabilir."
          Evet bir yazar olsaydım, kitabım kesinlikle böyle başlardı. Öyle olduğumdan değil ama unutulmak bir insan için eminim ki kötü olurdu. Ben aslında çocukluğum boyunca karanlıktan korktum. Bence unutulmak ve karanlık korkularının yolları hep kesişir. Çünkü bir insan unutulduğunda boşluğa ve karanlığa sürüklenir. O andan itibaren derin bir melankoli hali kaplar içini. Melankolik insanları kimse sevmez. Böylelikle daha fazla karanlık ve daha fazla yalnızlık oluşur. Hayatına birileri girer, birileri çıkar. O derin melankoli hali uçar gider...
          Ve anlar... Bu hayatta karanlıktan daha çok korkulacak şeyler vardır. Melankoli yine kapıdan girmeye çalışır. Bacadan girmeyi dener. Sorunlar üst üste gelmeye başlar. Gel zaman git zaman yaşadıkları çok büyük bir tecrübeymiş gibi kitap yazmaya karar çalışır. Kitabının ortalarında şu cümle vardır: "Ben hep karanlık yerlerdeydim yalnız başıma, şu an önümde aydınlık ama korkum aydınlıktan fazla." İçinde bulunduğu derin melankoli halini yazmaya çalışır. Okuyucunun da bu salakça şeyi okuyacağını hayal ederek yazar. Devam eder. Hayatına girdiği kadınları anlatır. Onları anlatırken de hala geri dönecekmiş edasıyla: "Parmak izlerimiz dokunduğumuz hayatlardan silinmez." diye bir cümle daha kurar. Kendince uzun uğraşlar verdiği kitabı bitmiştir. Sonunda da hala yaşıyormuş gibi: "Sokaktaki yakıcı güneşin altında 90 yaşımın ağırlığını duyumsamaya başladım ve ölene kadar geçmesi gereken dakikaları dakika dakika saymaya koyuldum." der. Evet koskoca bir hayat bir kitap gibi gitmiş ve okuyucu hiç zevk almamıştır. O kadar şeyden sonra yıktığı hayat kendininki olsa daha iyi. Yıkmakla kazandığı şey kuşkulu bir mutluluksa...


Emre Avcı

5 Mart 2012 Pazartesi

yeni binalar yaparız, yıkılır...

Biliyor musun: Söylemekle bitmiyor hiçbir şey...      
        
Yani, içi boş cümleler kurmayacaksın. Kimseye, sonunda hayal kırıklığına uğrayacağı umutlar vermeyeceksin. Söyleyeceğin şeyi, önce kendi içinde sindireceksin. Ağzından çıkacak kelimeleri kafanda tartacaksın. Kimseyi boş vaatlerle oyalamayacaksın.
        
Mesela: Birine "Seni Seviyorum" deme cesaretini kendinde buluyorsan; aynı cesaretle, sevdiğini de göstereceksin!
        
Aşkın tüm dengesizliğine rağmen, ayakta tutacaksın "sevgi"ni. İlk günkü gibi seveceksin. Ve "sevgi"nin biraz olsun azaldığını düşünüyorsan şayet; gideceksin! Her şey daha da kötü olmadan gideceksin...
Aşkının ilk günkü tutkuyla sürmesine rağmen, zor günler de geçireceksin.
Artık kaybettiği düşündüğün günler...
İşte o anda, hayallerini kullanacaksın. Gerçek hayatın en büyük saçmalıklarına karşı silahın yine hayallerin olacak.
Hayallerine sarılacaksın, kırk yıldır yolunu gözlediğin sevgilini bulmuş gibi... Sıkı sıkıya...
Ve tabii ki, üçüncü kişilerle de uğraşmak zorunda kalacaksın. O kişilere "Deprem" gözüyle bakarım ben.
Neden mi?
Üçüncü kişilerle, depremler arasındaki benzerliklerden bahsedeyim istersen...
       
O kişilerin hayatını ne zaman mahvedeceğini bilemezsin. Aynı, depremin de ne zaman olacağını bilememen gibi. O kişilerin gelmesini de engelleyemezsin. Aynı, depremin de olmasını engelleyemediğin gibi. Ama o kişilere karşı önlemini alabilirsin. Aynı, olası bir deprem için önlemler alabileceğin gibi...
Ve anlayacağım, o depremden kurtulmakta yine senin elinde!

Ancak, bazen, her ne kadar "sevgi"nle ayakta tutmaya çalışsan da engelleyemezsin bazı şeyleri. Yine deprem gibi...

Yani, depreme karşı istediğin kadar önlem alsan da, temeli sağlam olmayan bir bina sarsıcı bir depremde yıkılıverir.
         
Temeli sağlam olmayan ilişkiler de aynı bu şekilde yıkılmaya mahkûmdur!

Ardından, yıkım sonrası süreçte, belki de hayatımızın en büyük hatalarını yapıyoruz.
          
Yıkılan bir binadan kalan beton yığınıyla, yeni binalar inşa etmeye çalışırız. Ancak yeni yaptığımız binanın eskisinden daha da dayanıksız olacağını bilemeyiz...
         
Yeni binalar yaparız, yıkılır, kaybederiz. Yeni binalar yaparız, yıkılır, kaybederiz. Tekrar binalar yaparız, tekrar yıkılır, tekrar kaybederiz...
 
Ve en son da paramparça oluruz...

bd., 05.03.2012
         

29 Şubat 2012 Çarşamba

Sevgilim?

hatırlar mısın sevgilim; 
bir zamanlar ufak da olsa bir evimiz vardı.
evimiz! yani ikimizin! yani bizim!
yani biz!
şimdilerde ner'deyiz?

hatırlar mısın sevgilim;

mutfak en sevdiğimiz yerdi
çünkü, ikimiz de yemeyi çok severdik
tek sorun:
tuzu hep fazla kaçırırdın
yine de aynı iştahla yerdik
şimdilerde hipertansiyon hastasıyım
sebebi beraber yediğimiz tuzlu yemekler değil;
sebebi, sensiz yediğim yemekler.

sensiz...
yani, tek başıma!

hatırlar mısın sevgilim; 
"Yalnızlık, en büyük günahtır!"
diye evin her yerine asardık
birbirimizi hiç bırakmayacağımıza yeminler ederdik
ama sen sözünde durmadın
beni yalnız bıraktın
beni günahkâr ettin.

hatırlar mısın sevgilim;
kötü haberler duymaktan hoşlanmazdık ikimiz de
bu yüzden haber saatlerinde her şeyi kapatır
yaşadıklarımızı yazmaya çalışırdık
bazen gülüşmelerle kesilirdi yazılarımız

bazen de sevişmelerle...

hatırlar mısın sevgilim;
kendimizi, dünyanın en değerli şahsiyeti zannederdik.
kâh bir cumhurbaşkanı
kâh bir düşünce adamı olur
sonu gelmeyen tartışmalara dalardık.
fikirler, değerliydi bizim için
hatta bir keresinde
“Fikrim, sana olan aşkımdır!” diye bir şeyler söylemiştin

hayran kalmıştım;
sana, fikirlerine ve aşkına...
        
hatırlar mısın sevgilim?
                              
Hatırlamazsın tabii...
         çünkü, bunların hiçbirini yaşamadık ki!
çünkü, sen hiç gelmedin ki!

                               

    
        
         bd, dört yılda bir olan şubat günü, 2012