Bir zamanlar çocuktuk. Yarını düşünmek işimiz değildi. Çünkü akşam ezanı okunduğunda oyunlarımız biterdi. Büyüdük ve yarını düşünmeye mahkum olmakla cezalandırıldık.
Herkes gibi sevdik ama herkes gibi sevilmedik. Bunun sonucunda daha çok sevmeyi öğrendik; ama herkesi sevmememiz gerektiğini öğrenemedik. Daha çok seversek sevilebileceğimizi ümit etmeyi öğrendik; ama olasılıkların aşkta geçerli olmadığını öğrenemedik.
Çok şeyi öğrendik, çok şeyi de öğrenemedik. Ama bu olanları bizden başka kimsenin görmediğini, göremedik.
Yerleşik hayata geçtik. Böylelikle hepimiz, beynimizdeki yıkık dökük harabelere yerleştik. Gerekmedikçe çıkmadık oralardan. Dışarıdan envai çeşit sesler duyduk. Ama; seslerin, titreşim dalgalarından daha fazla şey ifade ettiğine inanmıştık, kulak asmadık. Kendi sesimizi duymayı bekledik. Ya da bizi o harabelerden kurtaracak sesi.
Bekledik ve diğer bütün sesleri lanetledik.
Bizimkisi gülümseyen her insanın mutlu olabildiği; ölmek isteyen her insanın acı çekmeden kalbini durdurabildiği bir dünyaydı. Ama bomboştu. Yaşam yoktu. Kararlarımız bizim ellerimizde değildi. Sadece biz vardık ve sadece hücrelerimiz yaşayabiliyordu. Bedenlerimiz, kuklaydı.
Gülümseyebilsek mutlu olabilecektik; ama gülümseyemiyorduk. Ne acı bir durumdu.
Dertlerimizle boğuşurduk. Hepimiz kederli varlıklardık. Ama aynı zamanda nedenini öğrenip çözemeyecek kadar da korkaktık.
Tanrı bizden utanıyordu.
Her birimiz ölümden korkmadığımızı söylerdik; ama kimse çıkıp da kendini vurma cesaretini gösteremezdi. Yani, aynı zamanda yalancıydık. "Sırtımızda boş tabutlar taşıyoruz!" dendiğinde bile o tabutların boş olduğundan emin olamadık.
Palavralarla dolu bir dünya yaratmış; palavralarla dolu insanlar olmuştuk.
bd.
25.04.2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder