"İçinde bulunduğum durum kötü. Korkularımla yaşamak zorundayım. En büyük korkum ne bilmiyorum. Onun için hemen her şeyden korkuyorum. Belki de unutulmaktır. Neden unutulmak olduğunu düşündüm. Çocukluğumdaki tramvalar bilinçaltımı bu yönde etkilemiş olabilir."
Evet bir yazar olsaydım, kitabım kesinlikle böyle başlardı. Öyle olduğumdan değil ama unutulmak bir insan için eminim ki kötü olurdu. Ben aslında çocukluğum boyunca karanlıktan korktum. Bence unutulmak ve karanlık korkularının yolları hep kesişir. Çünkü bir insan unutulduğunda boşluğa ve karanlığa sürüklenir. O andan itibaren derin bir melankoli hali kaplar içini. Melankolik insanları kimse sevmez. Böylelikle daha fazla karanlık ve daha fazla yalnızlık oluşur. Hayatına birileri girer, birileri çıkar. O derin melankoli hali uçar gider...
Ve anlar... Bu hayatta karanlıktan daha çok korkulacak şeyler vardır. Melankoli yine kapıdan girmeye çalışır. Bacadan girmeyi dener. Sorunlar üst üste gelmeye başlar. Gel zaman git zaman yaşadıkları çok büyük bir tecrübeymiş gibi kitap yazmaya karar çalışır. Kitabının ortalarında şu cümle vardır: "Ben hep karanlık yerlerdeydim yalnız başıma, şu an önümde aydınlık ama korkum aydınlıktan fazla." İçinde bulunduğu derin melankoli halini yazmaya çalışır. Okuyucunun da bu salakça şeyi okuyacağını hayal ederek yazar. Devam eder. Hayatına girdiği kadınları anlatır. Onları anlatırken de hala geri dönecekmiş edasıyla: "Parmak izlerimiz dokunduğumuz hayatlardan silinmez." diye bir cümle daha kurar. Kendince uzun uğraşlar verdiği kitabı bitmiştir. Sonunda da hala yaşıyormuş gibi: "Sokaktaki yakıcı güneşin altında 90 yaşımın ağırlığını duyumsamaya başladım ve ölene kadar geçmesi gereken dakikaları dakika dakika saymaya koyuldum." der. Evet koskoca bir hayat bir kitap gibi gitmiş ve okuyucu hiç zevk almamıştır. O kadar şeyden sonra yıktığı hayat kendininki olsa daha iyi. Yıkmakla kazandığı şey kuşkulu bir mutluluksa...
Emre Avcı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder