oturma odası.

14 Aralık 2013 Cumartesi

aşık ol ve aşık öl

 öldüğümde çok gençti gençliğim

ne kadar acı varsa tadılmamış
ne kadar şiir varsa yazılmamış
ne kadar gözyaşı varsa sinirden akamamış
ne kadar peygamber gönderilmişse dünyaya

hiçbiri tarif edemez nasıl gittiğini
hiçbiri tarif edemez gittiğin cuma gecesini


 öldüğümde çok gençti gençliğim

sen gidince mahallenin bütün kedileri
şehri terk etti!
oysa ben ne vakit hapşıran bir kedi görsem
“çok yaşa” demeden geçmez idim


 öldüğümde çok gençti gençliğim

ki dedemin babası derdi de inanmaz idim:
“evlat,
insan dediğin eşrefi mahlukat
her şeyden evvel senede iki üç defa ölmeli” diye
hayat ancak öyle anlaşılırmış
hayata ancak öyle alışılırmış



 öldüğümde çok gençti gençliğim

ve gidişin bana çok şey öğretti:
saatler bozulsa da zaman durmuyormuş mesela
gülümseyişlerin sahteymiş
aşk diye bir şey gerçekten varmış
ve sen asla buna değer biri değilmişsin
ayrıca karadeniz’de dağlar denize paralelmiş



ondört.12.2018eksi5.

19 Kasım 2013 Salı

alo? alo... marianna!

söyle bana, kimim ben, marianna
uykularım kaçıyor bunu düşünmekten
gözkapaklarım firar ediyor güney afrika’ya
üzerime üzerime geliyor lila rengi duvarlar
ve kan akıyor çeşmemden
ş ı r ı l     ş ı r ı l

söyle bana, kimim ben, marianna
söyle ki uyuyabileyim artık
m ı ş ı l     m ı ş ı l

cevabını bir türlü bulamıyorum
haydi bir sor allah'a
allah sever seni
peygamberler sever seni
melekler kıskanır seni,
haydi bir sor da söyle bana
kimim ben marianna

her kuşluk vakti bir kuş vuruluyor uzaklarda
her ikindi vakti bir cenaze kaldırılıyor pakistan’da
her çocuk su tabancasını kafasına dayayıp intihar
etmeye kalkışıyor öfkeli bir anında
kollarına al beni, marianna
dayanamayacağım daha fazla
söyle bana, kimim ben, marianna


anlamıyorsun marianna, anlamıyorsun
anlamıyorum  marianna, anlamıyorum

boşlukta yaşıyormuşum gibi
her an uçurumdan aşağıya itilecekmişim gibi
ölmeyi bile beceremeyecekmişim gibi
acıtıyor marianna, acıtıyor

gel gör ki
genç werther halt etmiş bu acının yanında!

söyle bana, kimim ben, marianna
söyle bana, kimsin sen, marianna



bd.
i ki bi no n sikt ir.

29 Ekim 2013 Salı

münasip bir dil.

oysa sevgiye inanmıştık. değil mi
güçsüzlüğümüzün gücüne
ölüme ve sevdaların ölümsüzlüğüne
kredi kartı borçlarına ve vade farksız otuz altı ay takside
başarabilirdik. ki muhtemelen başaramazdık.

bu mümkündü. değil mi?

her an çıkabilirdi bir savaş ve ölüler toparlanamazdı
her an solabilirdi çiçekler ve çocuklar
her an bir annenin gözyaşı ıslatabilirdi dünyayı
her an kardeş katli, taht kavgası ve fetret devri

bu mümkündü. değil mi?

bitmemiş şiirler toprağa gömülebilirdi
nefessiz bedenlerle
ablada malum olurdu fanilik ve mahşer

bu mümkündü. değil mi?

oysa sevgiye inanmıştık. değil mi
güçsüzlüğümüzün gücüne
ölüme ve sevdaların ölümsüzlüğüne
ki beşiktaş’ın bu hafta puan kaybetmesi kadar muhtemeldir
tanju okan dinlerken mesela, şarkının tam ortasında
hayal kurarken vesaire bulutların koynunda
şiir yazarken belki de
berbat olduğunu fark edemeden
ölebilirdik. değil mi
ve mutlaka olurdu cenaze namazımızı abdestsiz kılanlar

bu mümkündü. değil mi?

pazar kahvaltıları toplanmamışken henüz
gazetenin spor sayfalarını okuyamadan
ölebilirdik. değil mi
işte o vakit beraber
bulaşıkları makineye yerleştiremediğimize çok üzülürüm!

bu mümkün müydü? değildi

lütfen anneme anlatın bunları münasip bir dille
inanmasın öyle konu komşunun her dediğine
ve ölmek, yaşamak kadar ciddi bir mesele
geceleri en çok kuşları özlüyorum nedense
her çocuk masum ve e’ler yarım kafiye



batuhan durak.
2013.

13 Ekim 2013 Pazar

mülayim karıncalar ve çiğköfteci ömer usta'nın zürafaları.

kendinden bile nefret eden bir insan
kimseyi sevemez bu hayatta!
çünkü ona göre
herkes kusurludur
her karakter defoludur
çünkü ona göre
kıçını klozete oturtan her beden
bir şeyleri kazanmak arzusuyla doludur!


kendinden bile nefret eden bir insan
aşk'a kuşkulu gözlerle bakar hep
çoğu zaman korkar sevmekten
her ay başında yıkar yastık kılıflarını
dolapları, çekmeceleri, dünyanın en ücra köşelerini
bile naftalinler
çünkü ona göre
her yer ümraniye çöplüğüdür
herkes suçludur
ve deliller apaçık ortadadır
mahkemelere gerek yoktur
nihai karar çoktan verilmiştir:
her insan nefes aldığı müddetçe
yaşamayacaktır!
ve sevgiye lüzum yoktur


kendinden bile nefret eden bir insan
şimdiye kadar bir çiçek dahi koklamamıştır!
ona göre mesafeler yoktur
aylık akbil vardır
iki kere iki her zaman dörttür
hayal kurmak,
ancak çocukların oynayabildiği
bir oyundur
ve bir karınca
asla
bir zürafaya aşık olmamalıdır!


kendinden bile nefret eden bir insan
kurmamıştır hayatında kısacık bir devrik cümle!
çünkü ona göre
yüklem her zaman cümlenin sonunda olmalıdır
ve ölmek, basit yapılı bir yüklemdir!
leyleklerin ömrü ortalama yetmiş yıldır
ama leylekler bile
on beşinden sonra göç etmekten sıkılır


kendinden bile nefret eden bir insan
nabzının attığı kadar tanır seni!
ve hayatında okumamıştır hiç edip cansever'i


kendinden bile nefret eden bir insan
...
ya gidip ülkesinde politikacı olmuştur
ya da şeytanın yanında hizmetçi!



bd.
ikibinonüç.

20 Eylül 2013 Cuma

özel tüketim vergisi: şiir.

bir şiir geçti aklımdan
ve
bir kuş göçtü gönlümden..

gökyüzü gürledi yerin yedi kat dibinden:

elektrikler kesildi; bulutlar ağladı
çaylar demlendi; hırkalar giyildi
mevlanalar öldü; çiçekler soldu
camiler minaresiz kaldı; kiliseler çansız

ve şehrin tüm aşkları
ve şehrin tüm aşıkları

ülkeyi terk etti
elbette ki gecikmedi polis müdahalesi!


bir şiir geçti aklımdan

ve
bir karınca öptü ellerimden..



bd.
18eylül2000
onüç.

7 Eylül 2013 Cumartesi

arkandan ağladı deniz.

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
ben bilmem, Allah bilir
solmuş karanfiller bilir
tıkanmış trafikteki otobüs şoförü bilir
ben bilmem, gökyüzü bilir
elini tutan, boynuna sarılan o ibne bilir

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
bezelye sevmezdin. hâlâ öyle misindir?
kırmızıya çalan bir şalın vardı. hâlâ takar mısındır?
edip cansever okumazdın. hâlâ aynı hatada mısındır?

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
elini tutan, boynuna sarılan o ibne ile
kim bilir kaç kere buluşmuşsundur
kadıköy iskelesinde
elbette, ben bilmem, Allah bilir
çift şeritli otobanlar bilir
asayiş polisleri bilir
kim bilir kaç çingene yolunuzu kesmiştir
kaç yaşlı teyze size sorgulayıcı gözlerle bakmıştır
kaç kere onunla vapura binmişsindir
kaç kere ağlamıştır arkandan deniz, kim bilir
kim bilir kaç kere beraber şiir okumuşsunuzdur
işte bunu ben de bilirim Allah da bilir:
hiç kere okumuşsunuzdur. yok kere. öl kere.
sen şiir sevmezsin ki kere.
zaten o ibne şiirden ne anlar ki kere.



bd.
ikibinonüç.


30 Ağustos 2013 Cuma

bana ikinci sigarayı yaktıran şarkılar;

dördüncüyü siliyorum buradan. ve yeni bir dördüncü oluyor. beşinci sırada ki dörde geçiyor. bir altta ki bir üste. bende boş bırakılan yerleri dolduruyorum, bir üstte. boşlukluklarını sildiklerimle tamamlıyorum. dördüncü ben oluyorum. ama sen hep birde kalıyorsun. aramız da muhakkak iki ve üç oluyor. iki ve üçü kıskanmıyorum. iki ve üçü de sileceğim. herkes beşin nasıl iki ettiğini görecek diyorum. iki olup sana daha da yakın kalmayı istiyorum. gözlerin başka rakamlara bakar ya, bütün rakamlar da bire hayran kalır hep. bu arada bana ikinci sigarayı yaktıran şarkılar, hep serseri şarkılar oluyor. üçüncüyü de dördüncüyü de yaktırıyorlar hatta beş bile oluyor. beşte duruyorum. çünkü aslında kaç ettiğimi, ne işe yaradığımı, kaça bölünebileceğimi biliyorum. şu an beşinci sigaramı yakıyorum. iki olamazsam, en ihtimalli durum da bir hiç olmayı kabul edip. sıfır olacağım belki de.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

nihayet.

sen yokken anladım
dünyanın bu kadar büyük olduğunu
ve o zaman karıncalara hak verdim
Edip okudum – Ruhi Bey’i andım
Turgut okudum – göğe baktım
tam 682 kuş güney’e göç etti bugün – seni de sayarsak 683
elbette unutmadım

sen yokken anladım
yoksullukla yoksunluğun çok farklı şeyler olduğunu
cebimde 5 lira yoktu – yoksuldum
gözlerinde gözlerim yoktu – yoksundum

sensizlikte birinciliğe oynarım!

sen yokken anladım
sesinin; kulaklarıma değil kalbime işleyen
bir antidepresan olduğunu
–ki bunu şimdiye kadar
hiçbir doktor fark edememişti

sen yokken anladım
aslında hayatında zerre kadar yerim olmadığını
beni hiçbir zaman sevmediğini
senin yüreğinin meclisine girebilmek için
yüzde 10’luk barajı dahi geçemediğimi
halkın da ‘biz’i istemediğini
–aşkın da politikleştiğini
sen yokken anladım

sen yokken anladım – ve nihayet anladım
sen yoktun – ve nihayet yoktun




bd.
ikibin-13

11 Ağustos 2013 Pazar

sakın ha yıkılmasın sevdamız?


olası bir marmara depreminde
sakın ha yıkılmasın sevdamız?
kıçı kaptırmış gökdelenlerin ortasında
başıboş kalmayalım sonra?
gökyüzüne çökünce karanlık
kesilmesin şah damarımız elektrikler gibi?
harabeye dönüşmesin hayallerimiz kadıköy gibi?
ya da bir enkazın altında mahsur kalmayalım
masum bir kedi gibi?

aman diyeyim!
dikkat edelim kendimize mathilda
sevdamıza sahip çıkalım
gülüşlerimize de
gereksiz tartışmalarımızı bile
gözümüzden ayırmayalım
-ve çocuklarımızı pistten alalım.

olası bir marmara depreminde
sakın ha yıkılmasın sevdamız?
solmasın çiçeklerimiz?
huzurevlerinde huzursuzluklar çıkmasın?
üsküdar-beşiktaş vapuru gibi denizin dibini boylamasın
şiirlerimiz?

aman diyeyim!
dikkat edelim kendimize mathilda
kızımızın adını pia koymadan
gidemeyiz asla
attila ilhan'ın yanına.



bd.
iki-bin-on-üç.
tunç devri biterken.

28 Temmuz 2013 Pazar

aşk'ın gençliğe hitabesi.

Ey kendini tüm maneviyatıyla aşk yoluna sürgün etmiş olan çaresiz can!

Birinci vazifen, sevgilinin istiklâlini, sevgi cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir!

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli şiire inanmaktır. Bu temel, senin, en kıymetli ikinci hazinendir; birincisi O’dur. İstikbalde dahi, seni şiir’den mahrum etmek isteyecek, dâhili ve hârici ansiklopediler ve test kitapları olacaktır. Bir gün, şiir’i ve aşk’ı müdafaa mecburiyetine düşersen, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, sınav haftasında ya da leyese’ye az kala bir vakitte tezahür edebilir. Aşk’a ve şiir’e kastedecek düşmanlar, bütün dünyada, hayallerin bile uğramadığı bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile masum yüreğinizin, bütün kalelerine girilmiş, bütün kütüphaneleri mühürlenmiş, bütün şiir kitapları yakılmış ve ütopyaların her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar,  şairleri kaleminden, sevgilileri birbirinden ayırarak, gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini ve müstevlilerin siyasi emellerini okumaktan daha mühim görebilirler. Düşleriniz, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey kendini tüm maneviyatıyla aşk yoluna sürgün eden çaresiz canların evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; sevgi’yi ve sevgiliyi, şiir’i ve şair’i, aşk’ı ve o’nu kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, mürekkebindeki mavi kanda mevcuttur!


iki-bin-on-üç.

 -bd.

25 Temmuz 2013 Perşembe

bir kadın

Bir kadın sevebilir mi?
Bir erkek kadar bağlanabilir mi?
Bizim gibi sevip bizim gibi esirgeyebilir mi?
Bağlanabilir mi?
Kalabilir mi?
Tüm hayatını teslim edebilir mi?
Yapabilir mi?
Düşüncelerini sadece onun için, onun istediği gibi oldurmak için harcayabilir mi?
Bir kadın dokunabilir mi?
Hissedebilir mi?
Hissettiğini anlatabilir mi?
Bir kadın, takabilir mi güvercin gerdanlığını boynuna?
Gözlerini açtığında yanında görmek ister mi bir kadın?
Ama öncelikli olarak;
Bir kadın sevebilir mi?

Emre A? (fazla noktamız yoktu soru işaretiyle yetindim)

tarih: bundan yıllar yıllar önce olabilir mi?

25.07.2013

20 Temmuz 2013 Cumartesi

burnu yırtık papuçlar.

‘hiçbir çocukluk eskimez’ derdi tanımadığım bir bilge
‘sadece zaman aşımına uğrar’ diye de eklerdi


biz;
vakti zamanında çocuktuk

olur olmaz yerlerden sümüklerimiz çıkardı

işemek için tuvalete ihtiyaç duymazdık
hortumlardan fışkıran suyla ütopyaları aşardık
bir şeyin varlığından emin olmak için
ellerdik o şeyi
ve o şey, çoğu zaman bir kadının memesi olurdu


tost makinelerinin kızarttığı hayallerle
beslenirdik ilkokulda
üzerine tereyağı sürülmüş umutlarımız vardı
ve annelerimiz çok güzel çilek reçeli yaparlardı


akşam misafirliklerinde annelerimiz çay içerdi
bize portakal suyu düşerdi
türk kahvesi özel zamanlar içindi
yazılı olmayan kurallardı bunlar bizim mahallede
ve anasayadan üstün gelirdi


akşam ezanları bizim için günün bittiğini belirten
resmi bildirilerdi
taşlar duvar kenarlarına itelenirdi
ve bir anda bozulmuş olurdu kaleler
o güne dair ne kadar nefret varsa orada kalırdı
ceplerimize mutluluk doldururduk
göt cebimizde sevgi taşırdık
ve mutlaka azar işitirdik ana babamızdan
pataklanmışızdır da çoğu zaman
papuçlarımızın burnu yırtılmıştır çünkü


biz;
vakti zamanında çocuktuk


ve gülümseme en meşhur hareketlerimizdendi
yüzümüzden eksik etmezdik
muhafazakârlığın kalesinde
anarşist faaliyetlerde bulunurduk
girilmesi yasak bahçelere girerdik
ebe olana hoş olmayan şakalar yapardık
saklambaç oynarken


ve devlete ihanet ederdik
kiraz ağaçlarına dalarak


‘hiçbir çocukluk eskimez’ derdi tanımadığım bir bilge

‘sadece biraz fazla ciddileşiriz, o kadar’ diye de eklerdi




bd.
2013.
veletken.


15 Temmuz 2013 Pazartesi

son dize.

sonra, ne mi oldu?
elbette gittin
beni ve kepazeleşmiş hayallerimi terk edip
gittin!

sonra, mezarlıklar doldu taştı seninle
her ikindi namazına müteakip seni gömdüler
başka başka hikâyelere

sonra, kahve telveleri savaş açtı kaçak çaya
bu savaşın da tek kaybedeni çocuklar oldu
her zamanki gibi

sonra, saçma sapan bir filmde senden bahsettiler
'her kadın severken terk eder!'
gibilerinden yalanlar söylediler

sonra, buna inanan erkek ırkı taarruza geçti
tahmin edemeyeceğin kadar ölüm haberi duyduk
televizyonda ve sokaklarda
hatta
kendini peygamber zanneden birkaç dallama çıktı ortaya

sonra, sen geldin aklıma
çekip gittiğin gün geldi...
benim hayatımdaki yerinse
en fazla
bunun gibi berbat bir şiirin son dizesiydi!


bd.
iki-bin-on-üç.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

yirmi-6


yirmi altı yerinden bıçaklanmış kalbi!
yirmi altı yerinden...
ve aynı zamanda havada uçuşuyor balyozlar

ve deplase olmakta antidepresanlar
ve sokaklarda dolaşıyor rencide köpekler

ah! rabbim! yıkılsa tüm kaleler
çıksa ortaya bütün pislikler
ama sen de haklısın.. yine de
iflâh olmaz bu devre ait orospu veletler


yirmi altı dakika sonra öldü
yirmi altı yerinden bıçaklanmış kadın!
etrafta hiçbir karınca yoktu
kadını alıp hastaneye götürecek
ve yirmi altı kişilermiş
öyle diyor polis, inansak mı bilmem
ve yirmi altısı da dışarda
kim bilir hangi meyhanede
kim bilir hangi masumun gırtlağında!


ah! rabbim!
insanlar konusunda hâlâ ısrarcı mısın?
kopar kıyameti!
yirmi altı saniyeden evvel gebersin bu piçler
sen de rahata er
şeytan da bayram etsin, boş ver
ah! rabbim!
insan ırkına bu kadar yaşamak yeter!


bd.
haziran.
iki-bin-on-3

29 Haziran 2013 Cumartesi

dinozor ruhlu ben

ruhumu bir trafik kazasında kaybettik!
bir tren çarptı ruhuma;
bir gemi üzerinden geçti ruhumun;
bir uçağın kanatları altında kaldı ruhum.



-ana haberlerde belki görmüşsünüzdür



halbuki daha çok gençti..
daha ne günahlar işleyecektik beraber
daha ne tevbeler edecektik
daha ne şiyirler kusacaktık kağıtlara
sonra o şiyirleri sana postalayacaktık
yokluğuna ağlayacaktık
küfürler edecektik ardından
pencerene yumurtalar atıp kaçacaktık


-ve bilinmelidir ki:
ruhumun katili
şu anlamsız yaşam mücadelesi



ruhumu kaybettikten sonra ben de kayboldum
yaşayamaz oldum
aldığım nefesi içimde tutamaz oldum
yediğim pilavı sıçamaz oldum


-yaşamaya çalışsam da
sınavda yapamıyorum


bir gece ansızın uyandım
saçma ama işe yarar bir fikir geldi aklıma!
ertesi sabah doğruca gittim bir petshopa
bir hayvan alayım dedim ruhumun yerine
bana eşlik etsin


-hem uyum sorunu da yaşamayız


bol miktarda kedi çarptı gözüme
oyuncak gibi köpekler
şirinlikte sınır tanımayan civcivler
kafeslerin içinde gülümseyen kuşlar
ve köşede kendi yalnızlığını oynayan
yavru bir dinozor


-bence dinozorlar bütün hayvanların karışımı
gibi bir şey!


sordum petshopçu kılıklı herife
bunun aşıları tamam mı falan diye
evet dedi sevecenlikle
verdim bir elli kağıt aldım dinozorumu
tarih öncesinden kalma bir kişiye de
tarih öncesinden kalma bir hayvan yakışırdı ancak!


-ha bu arada, şey,
bu dinozorlar neyle beslenir bileniniz var mı?


bd.
yirmisekiz.06.2013

23 Haziran 2013 Pazar

neclalı şiyirler. 9.

Üzerimizden geçmesi gereken bulutlar var
Bizi el ele görmek isteyen portakal gibi güneş
Yaşanmayı bekleyen anılar var
Ve Yunanistan'da ekonomik kriz

Ve gülümsemene hasret gözler var
Bir de çişim


Sen de bilirsin
Beklemek, çoğu zaman yetmez
Bence de yetmez
Amerika'ya göre de yetmez
Mezardakilere göre de yetmez


Hepimiz bunu bildiğimizden
Bir karar aldık
Tomaları hazırladık:

Ben
Ve
Çileli Anadolu kadınının
tek tek dokuduğu ipek kilimler
Ve
Alev alan buz dağları
Ve
Hayallere dalmış papatyalar
Ve
Yeşile çalan hırsızlar
Bir olduk
Kapına dayandık
Ya efendi efendi kapıdan çık dışarı
Ya da atla pencereden tutalım

Bu yol kısa ama sonsuz

İnat etme artık
Gel!
Martıları üzmenin
Kelebeklerle polemiğe girmenin
Bir anlamı yok

Gel!



bd.

10 Haziran 2013 Pazartesi

yumuşak ge

haziran'ın  boktanlığı üzerine

Güneş de her insan gibi
zaman zaman işe yarıyor sadece
hele ki yaz aylarında
güvenilmez bir puşt oluyor kendisi

ve aylardan haziran olunca
yaz tatiline çıkıyor tüm bulutlar

hâl böyleyken

buzullar erirken
kuraklık insanlarla sevişirken
karıncalar bile yürümekte güçlük çekerken
yaşamak hayli zorlaşıyor
ve bir ağacın gölgesine sığınmaktan
başka çare kalmıyor

ve aylardan haziran olunca
dünya gezegeninde
dehşet ve vahşet, katliamın ana temaları oluyor
satürn halinden memnun fakat
ürkek bukelemunlar
kanadı kırılmış sivrisinekler
-ki yaralı bir böceği andırıyorlar-
keyfi kaçırılmış akbabalar
hesap sormak niyetindeler

ve aylardan haziran olunca
ani bir kararla anayasadan çıkarıyorlar maviyi
bütün martıları malta'ya sürgün ediyorlar
hücrelerde işkence ediyorlar kelebeklere

ve aylardan haziran olunca
gelinler damatlık
damatlar gelinlik
giyiyorlar
halk endişeyle gidiyor düğünlere
gelinin amcası
bileziği kime takacağını şaşırıyor

ve aylardan haziran olunca
şiir terk ediliyor
çünkü bazı geri zekalılar
şiirin aşk acısı çekmekten ibaret olduğunu sanıyor

ve aylardan haziran olunca
alfabenin en güzel harfi
yumuşak ge
oluyor.


bd.
on.sıfır-altı.2013

29 Mayıs 2013 Çarşamba

aslında yoklar'mış

şimdi yanmış kalplerimize merhemler süreriz. yalnızca yalnız. 
sessiz kalabilen her damarımız, kırmızı bir gün batımından bulutlardan kanar.
ve ruh çığlıkları, boş konaklar da dolanmaktansa tam içimizden bağırır, serbestliği için. 
biz yıkık döküklüğün çocuklarıyız ve karnımızı sabah sigaralarıyla doyururuz. 
biz ölmeyi iyi biliriz, duygularımızın uçlarında. 
biz acıyı severiz, severiz ki mutluluk öyle elini kolunu sallayarak gelmez.


biz günlük tutmak isteyip de günlük tutamayan insanlarız, bu yüzdendir ki hayata 1-0 yenik başlar ve koşarız. 
kuş kadar özgür ve kuş kadar kafes içiyiz'dir biz. 
biz hastayızdır ama iyileşiriz. iyileşiyoruz'dur da.
nice dokunuşlar unutur bedenlerimiz ve sevdiğimiz elleri sahipleniriz. 
öpmek bizim için dünyayı baş aşağı ve herkesi alaşağı etmektir.
biz gözümüzle görmez, kulağımızla duymaz, tüm duyularımızı kalbimize yükler öyle yola çıkarız.

biz herkesiz ve en çokta hiç kimseyiz aslında. varlığımızın somut kanıtı masada ki kül tablası ve 
bir kaç kağıt parçası işte.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

neclalı şiyirler. 8.

Seni sevmemin senle bir alakası yok.
Devlet buna karışamaz.
Öğretmen sözlüye kaldırıp seni neden sevdiğimi soramaz.
Sen de
soramazsın.
Beni sevme diyemezsin.
Kimi seveceğimi sana mı soracağım?

Ansızın severim seni mesela.
Nisan bitmeden severim.
Edip Cansever okurken severim.
Belki Turgut Uyar göğe bakarken severim.
Belki kızıl bir akşamüstü yorgun sokaklarda severim.
Tam tarih vermiyorum ama
22. Yüzyıla varmadan muhakkak severim.

Müslüm Baba aramızdan ayrılmadan severim mesela.
Matematik sınavına girmeden önce severim.
Eşyalarımız modernleşirken, bedenlerimiz ilkelleşiyor ya git gide;
Göğsüm bakır devrine vardığında severim.
Oltaya takılan balığın kovaya atılışını izlerken severim.
Sen mercimek çorbasını sevmesen de severim.
Hatta Necla,
Hatta
Adın Necla olmasa bile severim.

Fakat, bil ki, en çok,
-Bu konuda müsterih ol-
En çok
Sen beni sevmiyorken severim.
Çünkü bunu yüzlerce kez test ettim!


bd.
05.05.ikibinonüç

1 Mayıs 2013 Çarşamba

müfit abazan'ın hikayeleri. 2.

Beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmını bugün, beynimle ve kulaklarımla oral seks yaparken yakaladım. Senin adın “beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmı” lan. Senin görevin beni uyandırmak. Sadece uyandırmak. Beynimle ve kulaklarımla –hem de her ikisiyle birden– cinsel ilişkiye girmek de ne demek lan?! Göt oğlanı.

Bir güne sinirli başlayınca, tüm günün boktan geçmesi gibi bir tespit var önümde. Ama bunu tespit eden sikko beyinler, benim Necla’yı görmemle birlikte dünya üzerindeki bütün dertlerden arındığımı bilmiyorlar.

İşerken beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının şirketimizle olan ilişiğini kesme kararı aldım. Yüzümü yıkarken de aldığım kararı uygulamaya koydum ve beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmını muhasebeye yolladım, tazminatını alması için.

Önlüğümü giyerken  beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının yerine sınıfının en gelişmiş alarmlarından olan 07.30 Alarmını aldım. 07.30 Alarmı işinde çok profesyoneldir. Anne şefkatiyle uyandırır insanı.

Bir de aramızda kalsın ama ben bunları sigortasız çalıştırıyorum. Şşş, devlet duymasın.

***

Sınıfa girdiğimde öğretmen yoklama alıyordu. Ben sınıfa girdikten iki saniye sonra “…Müfit?” dedi. “Burada öğretmenim!” dedim. Nefes nefese bir halde. Ama cuk oturdu. Özür dileyip yerime oturdum.

Çantamdan defterimi çıkarırken donakaldım. Öğretmen 3 defa Necla demişti ve Necla 3 defa buradayım dememişti. Necla gelmemişti. Necla yoktu. Hasta mı olmuştu? Ama dün turp gibiydi. Aman Allah’ım. Necla şu an gözlerimin menzilinde değildi. Başımdan kaynar sular dökülmüşe döndüm. Amıma koyulmuş gibi hissettim.

Bir de ben bağırdım: “Neclaaaaağğ! Nerdesin?”
Yine cevap yok.
“Öğretmenim Necla nerede? Hangi derede?” diye sordum şişko sınıf öğretmenine.
“Gelmemiş Müfit, sakin ol.” dedi. Ses tonu da kendisi gibi gayet sakindi.
“Nasıl gelmez?” dedim bağırarak. “Amına koyduğum mal öğretmeni nasıl gelmez?!” diye devam ettim. Ama içimden.
“Hastadır Müfit.” dedi. Hâlâ aynı sakinlikteydi.
“Dün sapasağlamdı!” dedim bağırarak. “Amına koyduğumun mal öğretmeni mayıs ayının ortasında hasta mı olunur?!” diye devam ettim. Ama içimden.

Ağlayarak sınıftan çıktım. Sümüğümü ve gözyaşlarımı önlüğüme sildim. Müdürün odasına gittim. Böyle böyle dedim.
“Necla okula gelmemiş. Arayın bakalım ailesinin haberi var mıymış? Okuldan kaçmış olmasın? Organ mafyaları kaçırmış olmasın bu kızcağızı?”
“Ne diyorsun oğlum sen?” dedi önündeki faksa bakarken. “Haydi yavrum, haydi sınıfına..” diyerek ve kovdu beni evde karısından azar yiyen kodaman ibne.
Odasından çıkarken “babanı pazara gönderdim ananas-aldırdım” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.

Tuvalette uzun uzun düşündüm. Bir şey yapmalıydım. 5 dakika dahi gecikirsem her şey için çok geç olabilirdi. Karakola haber vermeye karar verdim. Heyecanla bekçi kulübesine gittim.

“Veysel efendi aç kapıyı.” dedim.
“Olmaz” dedi Veysel Efendi. “Mahmut Hoca’nın kesin emri var.”
70 yaşında adam oldu, kendini hala Hababam Sınıfı’ndaki bekçi sanıyor. Keşke adı Veysel olmasaydı.
Yarım saat uğraştırdı beni. En sonunda çüküne bir tekme attım çıktım okuldan.

Taksiye bindim, ilçe karakoluna gittim, taksiden indim, taksici amcaya kapıdaki memuru işaret ettim, “parayı ondan alacaksın” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.

Önce beni başkomiserin odasına almadılar tabii. Ağladım zırladım, duygu sömürüsü yaptım, ikna ettim onları. Soluğu başkomiserin odasında aldım. Geçtim karşısına. Böyle böyle dedim.

“Amirim,” dedim. Hâlbuki omzunda 3 yıldız vardı. Amir değildi. Ama adamın egosunu okşamam gerekti. Amir demek en mantıklısıydı.
“Bu kız bugün okula gelmedi. Hırlısı var hırsızı var. İti var kopuğu var. Burası İstanbul, amirim. Burada 9 yaşında bir kız çocuğunun başına her şey gelebilir. Verin bir ekip bana sağ salim bulayım şu kızı.”

“Senin annen baban yok mu evladım? Numaralarını biliyor musun? Arayalım gelip alsınlar seni?” dedi halkı coplamaktan başka bir şey yapmayan at kafası.

Devletin polisinden de bir yardım alamayacağımı anladım ve kelepçelenmeden çıktım odadan.

Bahçedeki badigard kılıklı herife “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. Cevap vermedi. “O kalaşnikofu götüne sokayım senin.” dedim ve koşarak uzaklaştım olay mahallinden.

Cebimi yokladım. İki lira vardı. “Yeter herhalde” diye düşündüm ve yeniden düştüm Amerika yollarına. FBI ile görüşmeye gittim.  Onlarda başkomiser diye biri yokmuş. Dedektifle görüştürdüler beni. Sağ olsun, elin Amerikalısı beni çok iyi ağırladı.
Geçtim dedektifin karşısına. Böyle böyle dedim.

“Mrs. Necla …*, moruk, bilir misin koçum, kimdir? Nerededir? Kimlerle takılır?” diye sordum.
Hollywood oyuncularına mahsus olduğunu düşündüğüm şaşırma mimikleri yaptı dedektif.
“Zaten biz de onu kırmızı bültenle arıyoruz.” dedi.
“Bulursanız arayın beni.” dedim. Benle dalga geçmelerine daha fazla izin veremezdim.

Bahçedeki badigard kılıklı zenciye “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. “Heee benim, napıcan?” dedi. Oha! Elin zencisi Türk çıktı! “Kolay gelsin ağbi.” diye yusuf yusuf ederek uzaklaştım olay mahallinden.

Amerika’ya gelmeden önce iki liram vardı, hala iki liram var. Gidip bari marketten bir sakız makız alayım dedim. Sakızı aldım. İstanbul’a döndüm. Eve gitmeden önce son bir umutla Neclaların evinin yolunu tuttum.

Zillerine bastım. Kaliteli zilleri varmış. Gayet iyi ötüyor. Hayran kaldım. Ama açan olmadı. Bir daha bastım. Müthiş ötüyor yani. Bu zili yapan elektrikçinin eline sağlık. Derken kapı açıldı. Hem de Necla açtı kapıyı. İstemsizce sarıldım Necla’ya. Necla’nın yanında hep istemsizce hareket ediyorum zaten. Ne olduğunu anlayamadan. Sonra deplasmanda olduğumu hatırladım. Hemen geri çekildim.

“Yarın okula gelecek misin Necla?” diye sordum.
“Evet,” dedi sırıtarak. “Bugün uyuyakalmışım.”
Gülümsedim. Mutluyken gülümsemek bir başka oluyormuş. Yeni fark ettim.
07.15 alarmıyla mı uyanıyorsun?”
“Evet?”
“Bence 07.30 alarmına geç. Daha iyi diyorlar.”
“Anlamadım, Müfit?”
“Boş ver!” dedim. Hala gülümsüyordum. “Yarın görüşürüz, kendine iyi bak, Necla.”
“Sen de, görüşürüz.” dedi ve ben eve gider gitmez yarını beklemeye başladım.


bd.
sıfır1.sıfır5.2013

25 Nisan 2013 Perşembe

Siyah-Beyaz Fotoğraflı Kadın

Güzel
Güzel yüzlü
Güzel yüzlü güzel kadın

Dudakları güzel
Kaşı güzel
Gözü güzel
Sesi güzel kadın

Ağzı güzel
Burnu güzel
Elleri güzel kadın

Siyah
Siyah-Beyaz
Siyah-Beyaz fotoğraflı 
Siyah-Beyaz fotoğraflı kadın

22 Nisan 2013 Pazartesi

neclalı şiyirler. 7. - ilkbahar manifestosu.

Sabahın o soğuk esintisi ile
Ona karşı koymaya çalışan güneşin
Düellosudur, ilkbahar.
Kazanan elbette güneş olur.
Çünkü ilkbahardan sonra yaz gelir.
Aşktan sonra acı.
Mercimek çorbasından sonra karnıyarık yenir.
Bunu herkes bilir.
İlkbahar da bilir.
Açan çiçekler de.
Olgunlaşmamış erikler bile bilir bunu.

Aşk, yeterince karmaşık bir denklemdir.
Bütün matematikçiler ve bütün aşıklar bilir bunu.

Martılar, kanatlarının altından izlerler aşık adamları.
Bütün bulutlar görür bunu.

Bulut ile güneş, aslında eski dostlardır.
Bunu da, gökyüzü bilir.
Gökyüzü aslında Tanrı gibidir.
Her şeyi bilir.

Gökkuşağı, zamanında çalışmak için Almanya'ya giden
uzak akrabalardır.
Bütün aile bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Gökkuşağındaki her renk ezberlemiştir artık bunu.

Bazı problemleri nasıl çözeceğini bilsen de çözemezsin.
Bütün matematikçiler bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Martılar da bilir.
Vapurlar da.


Şiir, gecenindir

Ve Necla'yadır.
Bütün şiirler bilir bunu.


Ve aşk, en güzel ilkbaharda yaşanır.

Bütün mevsimler bilir bunu.



bd:
19.04.2013.

10 Nisan 2013 Çarşamba

müfit abazan'ın hikayeleri. 1.


Adı: Müfit
Soyadı: Abazan
Sınıf: (....)*
Numara: (....)*          

                                          II. Dönem I. Sınav Matematik Soruları

Bir kibrit çakıp tüm dünyayı yakmayı düşünecek kadar 'şey' bir çocuktum ben. Şey işte. Şey.. psikopat. Daha doğrusu psikopatçık.

Sarıyı sevmezdim. Bu yüzden günümün yarısını “Güneş’i nasıl yok ederim” diye düşünmekle geçirirdim. “Güneş’i öldürürsem beni ‘katil’sıfatıyla yargılayamazlardı” diye de düşünürdüm. Ayrıca “11 yaşında bir bebeyim ben, mahpuslara koymazlar beni bu yaşta” diye de düşünürdüm. Ha ayrıca, şu an fark ettim ki, birini öldürmeyi düşünüyorsanız 11 yaşında işinizi halletmelisiniz. Bilemedin 12. Sonra sıkıntı olabilir.

*

Günlerden bir gün, yine Güneş’i yok etme planları kurarken kafamda, aklıma NASA geldi. Bildiğimiz NASA: Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi. NASA bu işi çözer, dedim. Dedim ve düştüm Amerika yollarına. Sonra NASA’yı bastım. Böyle böyle dedim.

“Size Güneş Sistemi’nin adını değiştirmenizi tavsiye ediyorum. Zira Güneş Sistemi dediğiniz şeyde Güneş'in etrafında dönen gezegenler var. Yani gezegenler olmasa Güneş bir boka yaramaz. Ayrıca Güneş gezegen değil, yıldız. O yüzden ya Güneş Sistemi’nin adını değiştirin ya da Güneş’i hepten yok edin.” dedim ve ekledim: “İkinci seçenek daha mantıklı değil mi?”

Anlamadılar geri zekâlılar. Şapkalı a ile hem de, o derece geri zekâlılar. Nasıl bilim insanları bu NASA’dakiler allaşkına. Sonra düşündüm. Türkçe söylemiş olmam da anlayamamalarında bir etmen olabilir dedim. Sonra tekrar düşündüm ve kendime kızdım. Koskoca bilim insanı olmuş adam Türkçe’den mi anlamayacak dedim. Milliyetçilik damarım attı.

NASA’dan umduğumu bulamayınca, ufolarından ayrıldım. Caddeye çıktım. 11ÜS’e bindim, Beyaz Saray’a geçtim. Obama’nın karşısına çıktım. Böyle böyle dedim.

“Beni Tayyip yolladı” dedim. Gülümsedi. Ortamı ısıttıktan sonra konuya girdim.
“Bana bir atom bombası versene kanka, Güneş’in anasını sikeyim.”
O da anlamadı.
“Fuck ne? Ne sun’ı ne fuck’ı ne mother’ı?” diye gevelemeye başladı Allah’ın cahili.
Sinirlendim.
“Ok by Obama. Ok by.” dedim, atarımı koydum ve çıktım Beyaz Saray’dan. Beyaz Saray'dan çıkar çıkmaz Beyaz Show'a gittim. Şaka şaka ona gitmedim.

Son çare olarak fen bilgisi öğretmenime danıştım. Kafasının ortası kel, peltek konuşan klasik bir fen bilgisi öğretmenidir kendisi. Düşünün yani. Ne kadar iyi anlaşabilirsiniz ki? Ona da böyle böyle dedim.

“Bakanlığa söyleyelim otu boku yasaklayacaklarına şu kitaplardaki Güneş’i yasaklasınlar.” dedim.
“Yarın velini çağır Müfit.” dedi. Amına koyduğum keli. Ne anlar ki.

Okulun laboratuvarından çıktım. Beni bir umutsuzluk sardı ki sormayın. Dedim yapamayacağım herhalde. Güneş’i yok etmeyi beceremeyeceğim. Derken son bir fikir geldi aklıma. Resim öğretmeninin yanında aldım soluğu. Kıvırcık saçlı, kendini ressam sanan, güzel sanatlar lisesi mezunu entel bir kadın kendisi. Tahmin edersiniz ki ona da böyle böyle dedim.

“Öğretmenim bari şu Güneş’i boyasak? Sarı çok bayıyor beni.”
“Tamam” dedi. “Hangi renk olsun?”
Şaşırdım. Beklemiyordum hemen kabul edeceğini. Aklıma gelen ilk rengi söyleyiverdim.
“Mavi.” dedim. “Mavi olsun öğretmenim.”
Kadın başıyla onayladı. Eline bir A4 kağıdı aldı. Büyük bir daire çizdi. İçini de maviye boyadı.
“Al,” dedi. “Bu senin Güneş’in.”
Bu kadın salak sandı herhalde beni. Küçük Prens'in etkisinden kurtulamamış. Aldım kağıdı, “Sen al bu Güneş’i götüne sok!” dedim. Tokadı yedim. Ve gittim.

Okuldan eve bir köprü vazifesinde gören kaldırımların üzerinde ağır ağır yürürken Güneş’e yalvardım.
“Güneş ağbi,” dedim. “Elini ayağını öpeyim çık git şu hayatımdan. Fenalık geliyor bana. Lütfen ağbi.” dedim.

Güneş o anki çocuksu masumiyetimden etkilenmiş olacak ki saklanıverdi bulutların ardına. Sonra yağmur damlaları düştü kirpiklerime. Koşmaya başladım sokağın eski kaldırımlarında. Paçalarım ıslandı. Gökyüzüne baktım. Yağmur dindi. Güneş tekrardan –tüm sarılığıyla- yüzünü gösterdi. Yanında da bir arkadaşı vardı. Tanıştırdı bizi.
“Bu sevimli şey,” dedi ve yüzünde oluşan gülümsemeyle devam etti: “Gökkuşağı.”
Ben de gülümsedim.
“Memnun oldum.” dedim. “Bu halinizden gerçekten memnun oldum.”
Ve o gün gökyüzündeki her şeye aşık oldum. Güneş’in sarılığını gökkuşağındaki sarıyla özdeşleştirdim.

Ertesi gün okula gittim. Necla’nın göbek adının Güneş olduğunu öğrendim. Salakça gülümsedim. Önce sınıfın penceresinden bize yansıyan Güneş’e baktım. Sonra Necla’ya. Sevdim. Bir daha.



batuhan durak.
30.03.2013.

30 Mart 2013 Cumartesi

bir ölünün not defteri. 8.

*şiirin son demlerine dair

Cemal Süreya, öldü. Edip Cansever, öldü. Ece Ayhan, öldü. Turgut Uyar, öldü. Atilla İlhan, öldü. İlhan Berk, öldü.

Şair öldü ve boynu bükük kaldı şiir. Şair öldü, bokunu çıkardılar şiirin. Şair öldü, maviyi kirlettiler. Şair öldü, geceyi kana buladılar. Şair öldü, şiirin anasını sattılar. Anasını sattılar ulan, sattılar. Şiiri ticarete dönüştürdüler. Şiirden para kazandılar. Şiiri orospu ettiler. Bir gece okuyup ertesi sabah, yastığın altında bırakıp gittiler şiiri.

Şair öldü. Şiirin ise son demleri.


*jüpiter'e dair


Jüpiter; güneş sisteminin obez gezegeni. Bir diyetisyene ihtiyacı var.



*gece ile gündüzün ilişkisine dair

Gündüz ile gecenin birleştiği karanlık
-güneşin bulutlarla seviştiği o muhteşem kızıllık-
Gece ile gündüzün ayrıldığı aydınlık
-güneşin bulutlara merhaba dediği o muhteşem sarılık-


*sevilen kişiyle olan yakınlığa dair

Sevdiğin bir kişi hakkında ne kadar az şey bilirsen, o kadar berrak ve kocaman kalır sevgin.

*aşk ve karınca yuvalarına dair

Aşk diyorsunuz ya, orada iki saniye durun bayım.
Aşk, kapanmasına ramak kalmış karınca yuvasında saklı.
Ulaşmak içinse, -en az- karıncalar kadar çalışmak gerekli bayım.


*bir kısa hikâye

Sever gibi yaptı, sevmedi. Gider gibi yaptı, gitti.
İşte bu kadar kısaydı benim hikâyem.


mutlu ölümler!


30.mart.2013

25 Mart 2013 Pazartesi

neclalı şiyirler. 6.


hiçbir necla'nın kalbi kırılmamalıdır
...
Karanfil kokan ruhumun en geniş açılı köşesinde
Yalnız ve yoksun sokaklarda
Bulutların koynunda

Ağaoğlunun sıçtığı gökdelenlerin gölgesinde
Kuşların banklarda sohbet ettiği bir vakitte
Uzaklardan, çok uzaklardan
Ölümün bile beni bulamayacağı kadar uzaklardan
Seni seviyor olacağım

Hâlâ

Seni seviyor olacağım

Ve aynı zamanda
Yanımda zerdüşt'le çekirdek çitliyor
Nietzsche'yle pembe dizi izliyor olacağım


"Neclalar giremez!" diye yazdıracağım
Cehennemin kapısına büyük büyük puntolarla
"Yeryüzündeki hiçbir Necla'ya bulaşmak yok!" diye
İblisle kavgalar edeceğim

Cehennemden sana posta posta mektuplar göndereceğim


Ben, Necla, biliyorsun işte
Seni h
âlâ seviyor olacağım!


bd.
17.mart.2013

16 Mart 2013 Cumartesi

neclalı şiyirler. 5.

I.
bir kadın sevmiştim
yağmurlu bir ilkbahar sabahıydı
ağaçların çiçek açan taze dalları
esen hafif rüzgârla savrulurdu
turuncuya çalan bir meteordu güneş
364 gün birden
o günü kıskanmıştı
perşembeydi
ölmek için çok yanlış bir zamandı!

II.
bir kadın sevmiştim
usulüne uygun şekilde, uzaklardan

III.
bir kadın sevmiştim
yağmurlu bir ilkbahar sabahıydı
yağmur değil şiirler ıslatırdı bizi
martılar güvercinlerle sevişirdi
işte o sabah
bir kadın sevmiştim
inkar edemem
çok sevmiştim
vazgeçemem
çok sevmiştim
çünkü aşık olmak için ortam çok müsaitti!
çünkü her gördüğüm Necla'ydı sanki!


bd.
onaltı.sıfırüç.2013

4 Mart 2013 Pazartesi

;


göz kapakların;
dünyaya açılan kapılarım.

avuçların; kocaman ülkeler,
parmaklarım; turist.

benim fincanım; dudakların,
ellerim; kalbine yolcu.

kirpiklerin yapraklar olur da;
yaslandığım kucağın; ağaç gölgesi.

sesin; deniz kıyısı.
ve sahilinden toplarım sözcükleri.

damarların; yollarım
üstünde gezen gözlerim; kaybolmuş yabancı.

kokun; bana rakı.
ben; mezesi.
                                                                                    cansusena   4/mart/13 

2 Mart 2013 Cumartesi

neclalı şiyirler. 4.

adam
kadın
ve
çay kaşığı

Günlerden bir gün oturmuşlar bir çay bahçesinde
35'inde bir adam ve gözleri yeşil bir kadın
Adam, hayli ağırbaşlı ve sakin
Kadın, yeni doğmuş bir bebek gibi heyecanlı ve kıpır kıpır

Adam, hayli sessiz ve düşünceli
Kadın, dedikoducu mahalle karıları gibi çenesi düşük ve ısrarcı

Evlenmeyi düşünüyorlarmış
Öyle diyor çay kaşığım
Evleneceklermiş evlenmesine de
Adamın ne işi varmış ne gücü
Öyle diyor çay kaşığım

Adam demiş ki kadına:
İyi güzel ama
Nasıl mutlu ederim ben seni
Nasıl gülümsetirim
Nasıl rahat ettiririm
Kadın demiş ki adama:
Sen benim kadar sev beni, gerisini ben hallederim
Kadın 'ben hallederim' demiş demesine fakat
Kadının hali adamdan betermiş
Öyle diyor çay kaşığım
Adam da anlayamamış durumu
Kadın açıklamış:
Bak, demiş, iyi dinle beni, demiş
Tanrı ile aram iyi, demiş
Kuşların nesli hâlâ tükenmedi, demiş
Mavi hâlâ gökkuşağını terk etmedi, demiş
Ve sen, demiş
Sen de terk etmedin
Üstelik beni sevdin
Üzerimizden kuşlar geçerken bunu söyledin
Ve tüm bunlar biraradayken
Gülümsemek, mutlu olmak için
Başka hiçbir şeye ve hiçkimseye ihtiyaç yok, demiş
Adam susmuş
Sarılmış kadınına
Omzundan öpmüş onu
Birini omzundan öpmek, büyülerin en ihtişamlısıymış
Öyle diyor çay kaşığım
Kadının adı ne miymiş
Neclaymış
Necla mıymış
Neclaymış, hah, ne tesadüfmüş
Öyle diyor çay kaşığım
Ben çay kaşığımın yalancısıyım


bd.
0iki.0üç.2013

24 Şubat 2013 Pazar

neclalı şiyirler. 3.

biliyorum
gökyüzü yeterince kalabalık
yeryüzü yeterince aşağılık
biliyorum
hiçbir yere ait değilim ve
hiçbir yer de bana ait değil

biliyorum on iki saatte bir
aç karnına
bir duble şiir

biliyorum, iyi ezberledim
yokmuşum ve yokmuşsun gibi devran
biliyorum her elveda yarım kalır
biliyorum dağlar yelsiz kalmaz ve zamanla alışırım
biliyorum necla, biliyorum. lütfen sus artık



bd.
24.02.ikibinon3

23 Şubat 2013 Cumartesi

Tanrı; hiç ağlar mı?


insanlar nasıl ölüyor sanıyorsun sen?
tanrının ağladığı damlalarda boğulurlar.
neden ağlar ki koskoca tanrı?
tanrı olduğu için dedim.
öylece evrenin tepesine oturup;
her şeye  uzaktan hükmedip;
sayılamayacak güce sahip olmasına rağmen,
insanlara mutluluğu veremediği için ağlar.
yani diyorsun ki. tanrı ağladığı sürece ölür insanlar.
hayır dedim,
mutlu olamadıkları sürece ölür insanlar.
tanrı bizi yaratırken fazla nefret, kin, kibir koymuş kalplerimize.
ve sonra bununla savaşabilmemiz için demiş ki;
irade sahibisiniz ey insanlar.
“iyi” olmaya çabalarken hepimiz;
mutluluğu unutmuşuz.
tanrının yalnız kalmaması için yarattığı oyuncaklardık; biz.
dünya ise onun için; küçücük bir oyuncak evdi.
o; bizi izleyip, eğlenecekti.
ama sonra ne olmuş tahmin et?
ne olmuş? sıkılmış mı oyuncaklarından tanrı.
hayır dedim.
tanrı. oyuncaklarını sevmeye başlamış.
çok sevmiş hemde.
sonrasında da böyle ağlar olmuş.
o ağladıkça ölmüş insanlar.
ve insanlar öldükçe;
daha çok ağlamış tanrı.
                                                             cansusena 23/2/13

16 Şubat 2013 Cumartesi

bir ölünün not defteri. 7.

bu cümlelere kalbinde yer veren insanlara

*yalnızlık üzerine -yine ve yine-


Yalnızlığı anlatmaya çalıştık. Kendimizce afili tanımlamalar yaptık. Her şiirde yalnızlığı gördük, her romanda masum karakterin yalnızlığını okuduk.
Oysa yalnızlık, her şeyin toplamıydı. Oysa yalnızlığa her şeyin toplamıydı derken bile, yalnızlığı bir kalıba sığdırmaya çalıştık. Ve en büyük hatayı da, yalnızlığı aşk'a mâl etmekle yaptık.

*aşk'ın şiirlerle olan ilişkisi üzerine -yine ve yine-

Aşk'ın yaşaması için gerekli hava şartları
Sadece
Şiirlerde vardır!

*çiçekleri kıskanan kelebekler üzerine

Hayata gözlerini yeni açmış bir bebek
Güzelliğindeki o masum çiçeği
Anlatamam burada
Kabul etmez kelebekler!

*güzel birkaç adam üzerine 

Bir gece ansızın "Ben de yazacağım ulan! Şu kahpe dünyanın kalbine bir mızrak da ben sallayacağım!" diye celalleniverdim.

Sonra murat menteş diye bir herifin dublörlü mublörlü bi romanını okudum, yazmaktan vazgeçtim! Bu şokun üzerine yetmezmiş gibi ah muhsin ünlü diye ismi tuhaf (ki öğrendim ki, gerçek ismi onur ünlü imiş) bir herifin alen.. alen neydi lan.. heh, alengirli şiir diye bir şiirini okudum, şiirden vazgeçtim!

Şu an anladım ki böyle adamlar yazıyorken, benim yazmam caiz değilmiş abiler. Allah günah yazarmış.

Son zamanlarda da franz kafka diye bir gençten söz ediyorlar. Hayır, onu asla okumayacağım, yaşamaktan da vazgeçmek istemiyorum!

*bok üzerine

Teorik olarak yemek yemek bizim için ne kadar önemliyse, sıçmak da o kadar önemli.
İnsan su içmeden yaşayamazsa, sıçmadan da yaşayamaz.
Fakat yemek yerken gösterdiğimiz özeni, (amına koyim) (maalesef) sıçarken göstermiyoruz.
Yemek duası var mesela.
Kaçınız sıçarken dua ediyor?

*ölüm üzerine

Ölüler hayal kuramıyormuş, öyle dediler.
Ben de bu yüzden bir süre daha yaşamaya karar verdim.



bd.
onaltı.sıfır2.ikibinon3


8 Şubat 2013 Cuma

neclalı şiyirler. 2.

bu kadar kalabalık değildi şehir
bu kadar gri değildi gökyüzü
ağaçlar bu kadar yalnız ve kahverengi
sessizlikler bu kadar ölümcül değildi
bu kadar çekilmez bir adam da değildim
sen gelmeden önce

sen geldin
ve
hayallerimin yünlü battaniyesini üzerine örttün
şimdi ben üşüyorum
oysa Necla
hayallerim ikimize de yeterdi
oysa Necla
battaniyem çift kişilikti


bd.
sıfır8.sıfır2.2013

7 Şubat 2013 Perşembe

ruh yoksulluğu

saat gecenin en ölü zamanlarıdır
tanju okan çalıyordur radyoda
bir tek sen dinliyorsundur o an radyoyu
karanlıkta kendini arıyorsundur mahçup mahçup
sonra çişin geliyordur
içkiyi biraz fazla kaçırmışsındır
klozeti bulmak başarılı bir nokta atışıdır senin için
masallara inanmazsındır
fakat sen de beyaz atlı prens olmak istemişsindir
ve bilirsin ki mezarlıklar süper kahramanlarla doludur

saat gecenin en ölü zamanlarıdır
tanju okan çalıyordur radyoda
en son sevgilin terk ettiğinde sığınmışsındır tanju okan'a
en son sevgilin terk ettiğinde içmişsindir bu kadar
en son sevgilin terk ettiğinde rezil olmuşsundur annene ve rüsva
gözkapakların irisi işgal etmeden önce
ufak bir not bırakmışsındır gezegene

mutsuzluğun farkına varmak da insanı mutlu eder,
diye

ve biteviye ıstırap cümbüşü

bd.
sıfır7.sıfır2.2013

5 Şubat 2013 Salı

Ya da;

Gökyüzü yağmış yağmurdan. Her yer o kadar mavi ki o kadar olur. Kuşlar güneye göç etmekten vazgeçmiş, baktım hepsi kuzeye. O gün; bardağın her tarafı dolu. Hiç kimse kalkmamış solundan. 
Sen ki hep gülmüşsün; gözlerime. Daha bir gün ne kadar harikulede olabilirmiş ki? Olamamış zaten. Elaydı gözlerin ve parıldardı. Bana mı sadece, yoksa herkese mi bilmem ama her biri gün ışığı değerinde. O günün akşamı kalbim takılı kalmış paltona. Saç telim nasıl yapışmışsa kazağına, öyle işte. Dedim ki sana; o huysuz biraz, biraz aklı bir karış hava da ama yeterince beyaz. Alıngandır dedim bir o kadar da kırılgan. Şimdi gittiyse sana kalbim, dönmez bir daha bana. Sev onu. Çok kez sev. Sonsuz sev. Ama sevemeyeceksen ve günün birin de geri getireceksen onu bana, şimdiden geri ver. Çünkü sana alışırsa kalbim, kendini senin bir parçan sanır. Ve hatta utanmaz kalbinin yerine koyar kendini; atmaya çalışır, çabalar. Ve sonra sen bunu görmezsen ne olur biliyor musun? Yavaş yavaş ölür orada, ruhun duymaz. 

Ya sev onu, ya öldür.
Ya sonsuz kadar kal bu yüzden ya da şimdiden yürüdüğün yolu geri dön. 
Artık benim o diyorsan, al koy başucuna ya da. Ya da boş ver.

O gün kalbim kalmış kıyında köşende işte.
Fark etmemişsindir bile.

                                                                                                          cansusena- şubat/13

27 Ocak 2013 Pazar

neclalı şiyirler. 1.

ahşap evlerin bulunduğu sokaktan geçiyordun
o çok sevdiğim mavi gömleğin vardı üzerinde
pek bir afiliydin doğrusu
bir de o ibne oğlu ibne vardı yanında
elini tutmuştu
sırıtıyordu sana
seni sevdiğini tekrarlayıp duruyordu soktuğumun yalancısı
sırıtırak söylüyor bir de Necla, sırıtarak
sen bu çocuğa nasıl tahammül edebiliyorsun

bak Necla, şu yaşlı kaldırım taşları var ya
aralarından otlar fışkırmış olan o kaldırım taşları
iyi bak onlara
seni onun kollarında görmekten utanır haldeler

bak Necla, şu gördüğün ahşap evler var ya
duvarlarına adlarımızı kazıdığımız o ahşap binalar
iyi bak onlara
eline tutan kravatlı pezevengin üzerinde enkaz olmak ister haldeler

oysa o ahşap evler, o yaşlı kaldırımlar
bizi severlerdi Necla, bilirdin
ben de seni severdim, hem de çok severdim, bunu da bilirdin
fakat bilmemezlikten gelirdin


bd.
yirmialtı.01.2013

23 Ocak 2013 Çarşamba

8. 15 vapuru

8. 15 vapurundaydı ve nasıl öleceğini kurguluyordu genç adam.

Ardından vapur kalktı, Beşiktaş'a geçti.
Genç Adam vapurdan indi, 32 saniye ışıklarda bekledi, karşıya geçti, çarpıştığı bayandan özür diledi, iş yerine vardı, patrondan azar işitti, öğle yemeğinden sonra bir sigara içti, işten çıktı, sokağın girişindeki bakkaldan bir ekmek aldı, evine gitti, evinde onu bekleyen yalnızlığıyla sevişti, televizyonun karşısına geçti, kanalları dolaştı, çok boktan bir siyaset programına takıldı ardından uyuyakaldı ve osura osura uyudu.

Sabah kalktı, kahvaltı etmeden evden çıktı, köşedeki pastaneden poğaçasını aldı, Kadıköy iskelesine geldi, akbilini o siktiriboktan alete dokundurdu ve vapura bindi.

8.15 vapurundaydı ve nasıl öleceğini kurgulamaya devam ediyordu genç adam.

Belki de ölüyordu. Ya da çoktan ölmüştü.

Sigara aldığı büfedeki adama sordu: "Abi sence ben ölü müyüm?" Cevap alamadı. Patronuna sordu: "Efendim sizce ben ölü müyüm?" Cevap alamadı. İskeledeki güvenlik görevlisine sordu: "Kardeş sence ben ölü müyüm?" Yine cevap alamadı.

Genç Adam, gerçekten ölüydü. Sadece kabullenmesi için biraz zamana ihtiyacı vardı.

bd.
yirmiüç.sıfırbir.2013

19 Ocak 2013 Cumartesi

bir ölünün not defteri. 6.

ne başlangıcı var ölümün ne de sonu...

a.


sesin!..
beni benden alan lanet bir melodik tınıdan başka bir şey değil.


b.

kim bilir
ne günahlar işleniyordur tek kişilik yataklarda
kim bilir
ne günahlar çıkarılıyordur bir dudaktan öteki dudağa


c.

mutlu olmak hoş ama
o mutluluğun hüzne dönüşme evresi var bir de.

d.

çoğu şair
çocuk yaşta ölür.

daha çocukken şiiri terk etmek zorunda kalır
çoğu şair.

çünkü burada
mühendisler şairlerden daha önemli şahsiyetlerdir,
her zaman.

e.

gökyüzü siyaha boyanmış,
saat gecenin ikisi.

fahişeler; ağlayan şehrin, yalnız ve ıssız sokaklarında..
ve kaçı şu an iş başında!


f.


bu o-r-o-s-p-u-ç-o-c-u-ğ-u dünyada tuhaf bir tat var.
içinde bulunmaktan nefret ediyorsun;
fakat onsuz yapamıyorsun.

g.

beyaz geceler yok artık.
ayın gülen yüzü de yok;
yıldızların aşk dolu ışıltıları da.
gökkuşağı da uğramaz bir daha.


hepsi senin yüzünden.


h.


ah şu yirmibirinci yüzyıl aşkları yok mu!

koskoca Nazım'ı bitirdiler...


bd.

13.01.ikibin13

15 Ocak 2013 Salı

Yazmazsam deli olacaktım

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. 
Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? 
Burada, namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? 
Yapamadım. 
Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım.
Oturdum. 
Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım.
Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. 
Yazmazsam deli olacaktım...

8 Ocak 2013 Salı

ner'deydin?

Geceydi.
Karanlıktı.
Çok karanlıktı.

Korktum.
Çok korktum.

Seni aradım.
Bulamadım.
Aradım.
Bulamadım.

Ve yine aradım.
Ve yine bulamadım.

Ben de yıldızlara sığındım.
Olmadığın her gece,
başka başka yıldızlarla tanıştım.
Onlara seni anlattım.

Seni hep aradım.
Seni hep bulamadım.


bd.
sen'li şiirler manifestosu. 1.

5 Ocak 2013 Cumartesi

"bir şey yok" dedim, tanrıya


bir kuş olmak istedim, binlerce özgür.
uçacağım dedim.
gezip her şeyi göreceğim,
belki aşık olacağım,
hem de bir kediye!
onu takip edip duracağım sonra,
ufuktan onu izleyeceğim
ve belki bir gün beni öldürmesine bile izin vereceğim.
daha da yakınında, patilerinin arasında olmak için.
ama bir kuş olsaydım,
tanrı kesin kafese koyardı beni.
zorla şarkı söyletir.
ve insanların o pislik yaşamlarını,
tatlandırmam için çıt çıkarmamamı tembihlerdi.
bir balık olmak istiyorum dedim, binlerce özgür.
okyanus okyanus dolaşacağım.
balık sürüleriyle arkadaş olacağım,
bir deniz kaplumbağasıyla dost olup
maceralara atılacağım.
mercanların arasındaki mavilerde,
hayatı seveceğim
ama bir balık olsaydım.
tanrı kesin akvaryuma koyardı beni.
camdan dört duvar arasında
sefaletten ölürdüm sanırım.
sonra,
"bir şey yok" dedim, tanrıya.
işine devam et sen.
ben her türlü hapsolmuşum.