oturma odası.

1 Şubat 2014 Cumartesi

neclalı şiyirler. on.

,
bulutları tuttum, necla hanım. yetmedi
ellerinizi, bileklerinizi
ve siz gözlerinizi yumdunuz, necla hanım:
düşlerimi bozdunuz. size aşk olsun necla hanım!


,
üzgünüm, necla hanım:
sizi haddimden fazla sevdim.
yalanlarınıza inandım. çünkü yalanlarınıza ihtiyacım vardı.
yazmaya çalıştım. çünkü yazmazsam karıncaların ah'ı kalırdı.
arşâ çıktım, necla hanım
çıktığım gibi de tepe taklak aşağı yuvarlandım!


,
kaybettim, nacla hanım.

kaybetmeyi alışkanlık edindim
yandım, necla hanım, kavruldum
sonra soğuktan buz tuttum
yapraklarım döküldü, ilkbahara hasret kaldım.
öldüm, necla hanım.
öldüm
ve diril diril bir hal oldum!


,
bulutları tuttum, necla hanım. yetmedi
güneşi buzdolabına tıkadım
jüpiter'le mars'ın arasını bile yaptım 




üzgünüm-neclahanım.
affedin-neclahanım. sevdim-neclahanım.

-hatta-ananemle-böğürtlen-bile-topladım!




bd.
bir-ki-2014.

17 Ocak 2014 Cuma

müfit abazan'ın hikayeleri. 3!

birinci bölüm için: http://ikilahmacunbirsiir.blogspot.com/2013/04/mufit-abazann-hikayeleri-1.html

ikinci bölüm için: http://ikilahmacunbirsiir.blogspot.com/2013/05/mufit-abazann-hikayeleri-2.html


* * * 



"Uyanmak başlı başına bir komedidir."

* * *

"Müfit, haydi uyan artık! Müfiiiiğğiit! Kime diyorum oğlum! Haydi. Kalk."

Otuz altı yıl sonra:
"Müfit! Geç kalacaksın bak."

Dördüncü dünya savaşının sonlarına doğru:
"Müfit, bir daha söylemeyeceğim. Bak oklavayla döverim seni. Tamam mı, evladım?"

Dokuz asır önce:
"Uyansana be gevurun tohumu! Uyan be uyan, kancığın doğurttuğu!"

Ve uyandım. Başarılı bir şekilde. Ellerimle gözlerimi avuştururken pencereyi açtım, derin bir nefes aldım, bulutlara selam verdim, anneme iletmek üzre bulutlardan güzel temenni cümleleri aldım, o cümleleri ceplerime doldurdum, soğuktan titredim ve işemeye gittim. Ki ben zaten bir necla'dan vazgeçemiyorum bir de işemekten. Acı veren bir haldeyim.

"Anne, günaydın! Bak şu senin bulut sana selam yolladı. Bir de şu karanfili tutuşturdu elime." dedim anneme vazonun içinde kalan son çiçeği de kaşla göz arasında alıverirken. Annem yine heyecanlandı. Yine tebessümlendi. Galiba annemle bizim bu bulut amcayı, tez vakte, baş göz edeceğim. Haydi hayırlısı.

Bu sinsice planlarımı temellendirirken kafamda odama döndüm. Pijama-önlük nöbet değişimini yapmak için. Önlüğümü giymeye çalışırken aynadan arkamda -sahiden- şaşılacak bir şey olduğunu gördüm. Şaşılacak bir şey olunca tabii, ben de kaçırmadım bu fırsatı: hayvanca şaşırdım. Ağzımdan belli belirsiz "annınısikim" gibi bir kelime dökülüverdi. Papa kılığına bürünmüş bir herif, bir dede, bir muhterem yatağımı topluyordu. İnanabiliyor musun Nurten Teyze? Kutsal ruh bizi korusun Nurten Teyze. Bu herif kimin nesiydi? Hayal miydi? Halüsinasyon muydu? Rüya mıydı? Delirmiş miydim, Nurten Teyze? Çarpılmış mıydım? Allah belamı mı vermişti? Bu nasıl bir imtihandı?


Olacak şey değil yahu. Papa kılığına girmiş bir amın düdüğü benim yatağımı topluyor. Ulan papa efendi, demezler mi adama, "gardaş sen kimsin yav?" Hiç kimse demese de en azından sırrı süreyya der be.  


Gelgelelim her şeye rağmen önlüğümü giymeye devam etmeliydim. Görevime sadık bir öğrenciydim. Hem belki ses etmezsem bakınır bakınır giderdi, zaten çalınacak bir şey de yoktu.

Ben bunları düşünürken "Günaydın, Müfit." dedi kendileri ihtiyatlı bir ses tonuyla.
"Pardon, kime bakmıştınız amcacığım?" deyiverdim. Biraz önce işememiş olsaydım şu an kesinlikle altıma işerdim diye düşündüm. Gevelemeye başladım:
"Danışma alt katta isterseniz orda bekleyin. Bir de şey.. elleriniz temiz değil mi? Bu konuda çok hassasımdır da. Bir de.. sakal sizi biraz yaşlı göstermiş. Bir de.. isminiz?"
Beni anladığını umarak söyledim bunları. Efendiliğimden taviz vermeden.
"Papa 8. Gregorius, ben. Haçlı seferi yapıyordum, bir çayınızı içeyim dedim."
"Diğer yedi papa da gelecek mi ona göre anneme söyleyeyim, fazla demlesin çayı?"
"Yok. Onlar yandı. Küllerini nehre attık."
"Niye yaktınız ayıp değil mi?"

Mavi önlüğümün içinde kendimi bok rengi palto giymiş dedektifler gibi hissediyordum. Şaşkınlığımı üzerimden atmıştım. Adamın karşısında dik durmaya, dediği dedik olmaya çalışıyordum. 

"Çünkü öldüler. Biz de onları yaktık ve küllerini tanrı’ya gönderdik."
"Affedersin papa ağbi ama ben tanrı olsam hepinizin amına koyarım."
Ve sessizlik. Bizim papa son söylediğime biraz alındı galiba. Gerçi ben de ne söylediğimi kafamda pek tartmadım ama sakalından utansın, trip atmasın bana.

"Neyse ölmüş papanın arkasından konuşmak olmaz şimdi. Sen anlat niye geldin buralara."
"Kaçtım be Müfit. Katolik halktan kaçtım. Sonra bir baktım buradayım."
"Niye kaçtın? Sevdiğin kız Ortodoks mu çıktı?"
Şu an bir pipom eksik. Not al bunu Nurten Teyze.
"En başından mı anlatayım?"

Saate baktım. 7 kırk iki. Ders 8 buçukta başladığına göre..
"Anlat be papalık!"

"Ya bir gün Vatikan’da oturuyoruz bizim çocuklarla. Canımız sıkıldı. İncil’e birkaç ayet falan ekledik işte. Sonra yine canımız sıkıldı. Bizim bir Honorius var, mahalleden, haçlı seferi yapalım dedi. Demez olaydı. Tanrı onun belasını versin. Kör kuyularda kaybolsun, kuşu bir daha ötmesin inşallah."
"Bela okuma sana döner." diye araya girdim.
"Tamam tamam.. Ben de işte Honorius’a kandım, topladım orduları. İngilizinden, Fransızına.. Almanından, Venediklisine.. Hepsine türlü türlü vaatlerde bulundum."
"Onların arası bozuk değil mi ya?"
"Bozuk be oğlum bozuk. Ben olmasam birbirlerini sikecekler."
"Eee sonra ne yaptınız? Çıktınız mı sefere?"
"Çıktık çıktık.. Çıkmaz olaydık. Benim hesaplarıma göre Kudüs’ü alıp geri gelecektik."
"Aldınız zaten Kudüs’ü. Problem ne?"
"Kudüs’ü aldık almasına ama bizim gavatlar kağıt, pusula, matbaa falan getirdiler yanlarında. Sonra bir baktık, millet İncil’i kendi diline çevirmeye başladı. Okur yazar oranı falan fıstık muhallebi derken bu piçler bizim kiliseyi sorgulamaya başladılar. Ulan siz kimsiniz? Bir matbaayı gördünüz diye kendinizi bir bok mu sandınız, kancıklar."
"Ağbi bağırma annem duyacak."
"Affedersin Müfit, sinirlerim bozuldu."
"Önemli değil ağbi. Şimdi, siz onlara baskı uygularken onlar size baskı uygulamaya başladı diye sen de kaçıp buralara mı geldin?"
"Evet. Aynen öyle oldu."
"Bak ağbi, ben  seni burada misafir edebilirim ama bir yere kadar. Sen diyorsan ki ben artık İstanbul’da yaşayacağım, git siyasete falan atıl. Orada tutar sizin bu işler. Ya da gel Müslüman ol. Gerçi bizde de Müslüman Müslüman'ın amına koyuyor ama sen yine de bir dene.



"
Müfiiiiit," diye yine inledi annem mutfaktan.

"Bak ağbi, dediğim gibi, düşün taşın, ona göre karar ver. Tanrı seni zalimlerin elinden korusun. Bir daha da öyle gavatlıklar yapma. Haydi Allah'a emanet ol."
"TAMAM ANNE GELİYORUUUM…"




batuhan durak.
on7.sıfır1.2014


bu hikayemsi şeydeki kişi ve kurumların gerçek kişi ve kurumlarla bir ilgisi yoktsdfghfdhgjgfhjk siktir ya.

14 Aralık 2013 Cumartesi

aşık ol ve aşık öl

 öldüğümde çok gençti gençliğim

ne kadar acı varsa tadılmamış
ne kadar şiir varsa yazılmamış
ne kadar gözyaşı varsa sinirden akamamış
ne kadar peygamber gönderilmişse dünyaya

hiçbiri tarif edemez nasıl gittiğini
hiçbiri tarif edemez gittiğin cuma gecesini


 öldüğümde çok gençti gençliğim

sen gidince mahallenin bütün kedileri
şehri terk etti!
oysa ben ne vakit hapşıran bir kedi görsem
“çok yaşa” demeden geçmez idim


 öldüğümde çok gençti gençliğim

ki dedemin babası derdi de inanmaz idim:
“evlat,
insan dediğin eşrefi mahlukat
her şeyden evvel senede iki üç defa ölmeli” diye
hayat ancak öyle anlaşılırmış
hayata ancak öyle alışılırmış



 öldüğümde çok gençti gençliğim

ve gidişin bana çok şey öğretti:
saatler bozulsa da zaman durmuyormuş mesela
gülümseyişlerin sahteymiş
aşk diye bir şey gerçekten varmış
ve sen asla buna değer biri değilmişsin
ayrıca karadeniz’de dağlar denize paralelmiş



ondört.12.2018eksi5.

19 Kasım 2013 Salı

alo? alo... marianna!

söyle bana, kimim ben, marianna
uykularım kaçıyor bunu düşünmekten
gözkapaklarım firar ediyor güney afrika’ya
üzerime üzerime geliyor lila rengi duvarlar
ve kan akıyor çeşmemden
ş ı r ı l     ş ı r ı l

söyle bana, kimim ben, marianna
söyle ki uyuyabileyim artık
m ı ş ı l     m ı ş ı l

cevabını bir türlü bulamıyorum
haydi bir sor allah'a
allah sever seni
peygamberler sever seni
melekler kıskanır seni,
haydi bir sor da söyle bana
kimim ben marianna

her kuşluk vakti bir kuş vuruluyor uzaklarda
her ikindi vakti bir cenaze kaldırılıyor pakistan’da
her çocuk su tabancasını kafasına dayayıp intihar
etmeye kalkışıyor öfkeli bir anında
kollarına al beni, marianna
dayanamayacağım daha fazla
söyle bana, kimim ben, marianna


anlamıyorsun marianna, anlamıyorsun
anlamıyorum  marianna, anlamıyorum

boşlukta yaşıyormuşum gibi
her an uçurumdan aşağıya itilecekmişim gibi
ölmeyi bile beceremeyecekmişim gibi
acıtıyor marianna, acıtıyor

gel gör ki
genç werther halt etmiş bu acının yanında!

söyle bana, kimim ben, marianna
söyle bana, kimsin sen, marianna



bd.
i ki bi no n sikt ir.

29 Ekim 2013 Salı

münasip bir dil.

oysa sevgiye inanmıştık. değil mi
güçsüzlüğümüzün gücüne
ölüme ve sevdaların ölümsüzlüğüne
kredi kartı borçlarına ve vade farksız otuz altı ay takside
başarabilirdik. ki muhtemelen başaramazdık.

bu mümkündü. değil mi?

her an çıkabilirdi bir savaş ve ölüler toparlanamazdı
her an solabilirdi çiçekler ve çocuklar
her an bir annenin gözyaşı ıslatabilirdi dünyayı
her an kardeş katli, taht kavgası ve fetret devri

bu mümkündü. değil mi?

bitmemiş şiirler toprağa gömülebilirdi
nefessiz bedenlerle
ablada malum olurdu fanilik ve mahşer

bu mümkündü. değil mi?

oysa sevgiye inanmıştık. değil mi
güçsüzlüğümüzün gücüne
ölüme ve sevdaların ölümsüzlüğüne
ki beşiktaş’ın bu hafta puan kaybetmesi kadar muhtemeldir
tanju okan dinlerken mesela, şarkının tam ortasında
hayal kurarken vesaire bulutların koynunda
şiir yazarken belki de
berbat olduğunu fark edemeden
ölebilirdik. değil mi
ve mutlaka olurdu cenaze namazımızı abdestsiz kılanlar

bu mümkündü. değil mi?

pazar kahvaltıları toplanmamışken henüz
gazetenin spor sayfalarını okuyamadan
ölebilirdik. değil mi
işte o vakit beraber
bulaşıkları makineye yerleştiremediğimize çok üzülürüm!

bu mümkün müydü? değildi

lütfen anneme anlatın bunları münasip bir dille
inanmasın öyle konu komşunun her dediğine
ve ölmek, yaşamak kadar ciddi bir mesele
geceleri en çok kuşları özlüyorum nedense
her çocuk masum ve e’ler yarım kafiye



batuhan durak.
2013.

13 Ekim 2013 Pazar

mülayim karıncalar ve çiğköfteci ömer usta'nın zürafaları.

kendinden bile nefret eden bir insan
kimseyi sevemez bu hayatta!
çünkü ona göre
herkes kusurludur
her karakter defoludur
çünkü ona göre
kıçını klozete oturtan her beden
bir şeyleri kazanmak arzusuyla doludur!


kendinden bile nefret eden bir insan
aşk'a kuşkulu gözlerle bakar hep
çoğu zaman korkar sevmekten
her ay başında yıkar yastık kılıflarını
dolapları, çekmeceleri, dünyanın en ücra köşelerini
bile naftalinler
çünkü ona göre
her yer ümraniye çöplüğüdür
herkes suçludur
ve deliller apaçık ortadadır
mahkemelere gerek yoktur
nihai karar çoktan verilmiştir:
her insan nefes aldığı müddetçe
yaşamayacaktır!
ve sevgiye lüzum yoktur


kendinden bile nefret eden bir insan
şimdiye kadar bir çiçek dahi koklamamıştır!
ona göre mesafeler yoktur
aylık akbil vardır
iki kere iki her zaman dörttür
hayal kurmak,
ancak çocukların oynayabildiği
bir oyundur
ve bir karınca
asla
bir zürafaya aşık olmamalıdır!


kendinden bile nefret eden bir insan
kurmamıştır hayatında kısacık bir devrik cümle!
çünkü ona göre
yüklem her zaman cümlenin sonunda olmalıdır
ve ölmek, basit yapılı bir yüklemdir!
leyleklerin ömrü ortalama yetmiş yıldır
ama leylekler bile
on beşinden sonra göç etmekten sıkılır


kendinden bile nefret eden bir insan
nabzının attığı kadar tanır seni!
ve hayatında okumamıştır hiç edip cansever'i


kendinden bile nefret eden bir insan
...
ya gidip ülkesinde politikacı olmuştur
ya da şeytanın yanında hizmetçi!



bd.
ikibinonüç.

20 Eylül 2013 Cuma

özel tüketim vergisi: şiir.

bir şiir geçti aklımdan
ve
bir kuş göçtü gönlümden..

gökyüzü gürledi yerin yedi kat dibinden:

elektrikler kesildi; bulutlar ağladı
çaylar demlendi; hırkalar giyildi
mevlanalar öldü; çiçekler soldu
camiler minaresiz kaldı; kiliseler çansız

ve şehrin tüm aşkları
ve şehrin tüm aşıkları

ülkeyi terk etti
elbette ki gecikmedi polis müdahalesi!


bir şiir geçti aklımdan

ve
bir karınca öptü ellerimden..



bd.
18eylül2000
onüç.

7 Eylül 2013 Cumartesi

arkandan ağladı deniz.

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
ben bilmem, Allah bilir
solmuş karanfiller bilir
tıkanmış trafikteki otobüs şoförü bilir
ben bilmem, gökyüzü bilir
elini tutan, boynuna sarılan o ibne bilir

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
bezelye sevmezdin. hâlâ öyle misindir?
kırmızıya çalan bir şalın vardı. hâlâ takar mısındır?
edip cansever okumazdın. hâlâ aynı hatada mısındır?

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
elini tutan, boynuna sarılan o ibne ile
kim bilir kaç kere buluşmuşsundur
kadıköy iskelesinde
elbette, ben bilmem, Allah bilir
çift şeritli otobanlar bilir
asayiş polisleri bilir
kim bilir kaç çingene yolunuzu kesmiştir
kaç yaşlı teyze size sorgulayıcı gözlerle bakmıştır
kaç kere onunla vapura binmişsindir
kaç kere ağlamıştır arkandan deniz, kim bilir
kim bilir kaç kere beraber şiir okumuşsunuzdur
işte bunu ben de bilirim Allah da bilir:
hiç kere okumuşsunuzdur. yok kere. öl kere.
sen şiir sevmezsin ki kere.
zaten o ibne şiirden ne anlar ki kere.



bd.
ikibinonüç.


30 Ağustos 2013 Cuma

bana ikinci sigarayı yaktıran şarkılar;

dördüncüyü siliyorum buradan. ve yeni bir dördüncü oluyor. beşinci sırada ki dörde geçiyor. bir altta ki bir üste. bende boş bırakılan yerleri dolduruyorum, bir üstte. boşlukluklarını sildiklerimle tamamlıyorum. dördüncü ben oluyorum. ama sen hep birde kalıyorsun. aramız da muhakkak iki ve üç oluyor. iki ve üçü kıskanmıyorum. iki ve üçü de sileceğim. herkes beşin nasıl iki ettiğini görecek diyorum. iki olup sana daha da yakın kalmayı istiyorum. gözlerin başka rakamlara bakar ya, bütün rakamlar da bire hayran kalır hep. bu arada bana ikinci sigarayı yaktıran şarkılar, hep serseri şarkılar oluyor. üçüncüyü de dördüncüyü de yaktırıyorlar hatta beş bile oluyor. beşte duruyorum. çünkü aslında kaç ettiğimi, ne işe yaradığımı, kaça bölünebileceğimi biliyorum. şu an beşinci sigaramı yakıyorum. iki olamazsam, en ihtimalli durum da bir hiç olmayı kabul edip. sıfır olacağım belki de.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

nihayet.

sen yokken anladım
dünyanın bu kadar büyük olduğunu
ve o zaman karıncalara hak verdim
Edip okudum – Ruhi Bey’i andım
Turgut okudum – göğe baktım
tam 682 kuş güney’e göç etti bugün – seni de sayarsak 683
elbette unutmadım

sen yokken anladım
yoksullukla yoksunluğun çok farklı şeyler olduğunu
cebimde 5 lira yoktu – yoksuldum
gözlerinde gözlerim yoktu – yoksundum

–
sensizlikte birinciliğe oynarım!

sen yokken anladım
sesinin; kulaklarıma değil kalbime işleyen
bir antidepresan olduğunu
–ki bunu şimdiye kadar
hiçbir doktor fark edememişti

sen yokken anladım
aslında hayatında zerre kadar yerim olmadığını
beni hiçbir zaman sevmediğini
senin yüreğinin meclisine girebilmek için
yüzde 10’luk barajı dahi geçemediğimi
halkın da ‘biz’i istemediğini
–aşkın da politikleştiğini
sen yokken anladım

sen yokken anladım – ve nihayet anladım
sen yoktun – ve nihayet yoktun




bd.
ikibin-13