oturma odası.
6 Temmuz 2013 Cumartesi
yirmi-6
yirmi altı yerinden bıçaklanmış kalbi!
yirmi altı yerinden...
ve aynı zamanda havada uçuşuyor balyozlar
ve deplase olmakta antidepresanlar
ve sokaklarda dolaşıyor rencide köpekler
ah! rabbim! yıkılsa tüm kaleler
çıksa ortaya bütün pislikler
ama sen de haklısın.. yine de
iflâh olmaz bu devre ait orospu veletler
yirmi altı dakika sonra öldü
yirmi altı yerinden bıçaklanmış kadın!
etrafta hiçbir karınca yoktu
kadını alıp hastaneye götürecek
ve yirmi altı kişilermiş
öyle diyor polis, inansak mı bilmem
ve yirmi altısı da dışarda
kim bilir hangi meyhanede
kim bilir hangi masumun gırtlağında!
ah! rabbim!
insanlar konusunda hâlâ ısrarcı mısın?
kopar kıyameti!
yirmi altı saniyeden evvel gebersin bu piçler
sen de rahata er
şeytan da bayram etsin, boş ver
ah! rabbim!
insan ırkına bu kadar yaşamak yeter!
bd.
haziran.
iki-bin-on-3
29 Haziran 2013 Cumartesi
dinozor ruhlu ben
ruhumu bir trafik kazasında kaybettik!
bir tren çarptı ruhuma;
bir gemi üzerinden geçti ruhumun;
bir uçağın kanatları altında kaldı ruhum.
-ana haberlerde belki görmüşsünüzdür
halbuki daha çok gençti..
daha ne günahlar işleyecektik beraber
daha ne tevbeler edecektik
daha ne şiyirler kusacaktık kağıtlara
sonra o şiyirleri sana postalayacaktık
yokluğuna ağlayacaktık
küfürler edecektik ardından
pencerene yumurtalar atıp kaçacaktık
-ve bilinmelidir ki:
ruhumun katili
şu anlamsız yaşam mücadelesi
ruhumu kaybettikten sonra ben de kayboldum
yaşayamaz oldum
aldığım nefesi içimde tutamaz oldum
yediğim pilavı sıçamaz oldum
bir tren çarptı ruhuma;
bir gemi üzerinden geçti ruhumun;
bir uçağın kanatları altında kaldı ruhum.
-ana haberlerde belki görmüşsünüzdür
halbuki daha çok gençti..
daha ne günahlar işleyecektik beraber
daha ne tevbeler edecektik
daha ne şiyirler kusacaktık kağıtlara
sonra o şiyirleri sana postalayacaktık
yokluğuna ağlayacaktık
küfürler edecektik ardından
pencerene yumurtalar atıp kaçacaktık
-ve bilinmelidir ki:
ruhumun katili
şu anlamsız yaşam mücadelesi
ruhumu kaybettikten sonra ben de kayboldum
yaşayamaz oldum
aldığım nefesi içimde tutamaz oldum
yediğim pilavı sıçamaz oldum
-yaşamaya çalışsam da
sınavda yapamıyorum
bir gece ansızın uyandım
saçma ama işe yarar bir fikir geldi aklıma!
ertesi sabah doğruca gittim bir petshopa
bir hayvan alayım dedim ruhumun yerine
bana eşlik etsin
-hem uyum sorunu da yaşamayız
bol miktarda kedi çarptı gözüme
oyuncak gibi köpekler
şirinlikte sınır tanımayan civcivler
kafeslerin içinde gülümseyen kuşlar
ve köşede kendi yalnızlığını oynayan
yavru bir dinozor
-bence dinozorlar bütün hayvanların karışımı
gibi bir şey!
sordum petshopçu kılıklı herife
bunun aşıları tamam mı falan diye
evet dedi sevecenlikle
verdim bir elli kağıt aldım
dinozorumu
tarih öncesinden kalma bir kişiye de
tarih öncesinden kalma bir hayvan yakışırdı ancak!
-ha bu arada, şey,
bu dinozorlar neyle beslenir bileniniz var mı?
tarih öncesinden kalma bir kişiye de
tarih öncesinden kalma bir hayvan yakışırdı ancak!
-ha bu arada, şey,
bu dinozorlar neyle beslenir bileniniz var mı?
bd.
yirmisekiz.06.2013
23 Haziran 2013 Pazar
neclalı şiyirler. 9.
Üzerimizden geçmesi gereken bulutlar var
Bizi el ele görmek isteyen portakal gibi güneş
Yaşanmayı bekleyen anılar var
Ve Yunanistan'da ekonomik kriz
Ve gülümsemene hasret gözler var
Bir de çişim
Sen de bilirsin
Beklemek, çoğu zaman yetmez
Bence de yetmez
Amerika'ya göre de yetmez
Mezardakilere göre de yetmez
Hepimiz bunu bildiğimizden
Bir karar aldık
Tomaları hazırladık:
Ben
Ve
Çileli Anadolu kadınının
tek tek dokuduğu ipek kilimler
Ve
Alev alan buz dağları
Ve
Hayallere dalmış papatyalar
Ve
Yeşile çalan hırsızlar
Bir olduk
Kapına dayandık
Ya efendi efendi kapıdan çık dışarı
Ya da atla pencereden tutalım
Bu yol kısa ama sonsuz
İnat etme artık
Gel!
Martıları üzmenin
Kelebeklerle polemiğe girmenin
Bir anlamı yok
Gel!
bd.
Bizi el ele görmek isteyen portakal gibi güneş
Yaşanmayı bekleyen anılar var
Ve Yunanistan'da ekonomik kriz
Ve gülümsemene hasret gözler var
Bir de çişim
Sen de bilirsin
Beklemek, çoğu zaman yetmez
Bence de yetmez
Amerika'ya göre de yetmez
Mezardakilere göre de yetmez
Hepimiz bunu bildiğimizden
Bir karar aldık
Tomaları hazırladık:
Ben
Ve
Çileli Anadolu kadınının
tek tek dokuduğu ipek kilimler
Ve
Alev alan buz dağları
Ve
Hayallere dalmış papatyalar
Ve
Yeşile çalan hırsızlar
Bir olduk
Kapına dayandık
Ya efendi efendi kapıdan çık dışarı
Ya da atla pencereden tutalım
Bu yol kısa ama sonsuz
İnat etme artık
Gel!
Martıları üzmenin
Kelebeklerle polemiğe girmenin
Bir anlamı yok
Gel!
bd.
10 Haziran 2013 Pazartesi
yumuşak ge
haziran'ın boktanlığı üzerine
Güneş de her insan gibi
zaman zaman işe yarıyor sadece
hele ki yaz aylarında
güvenilmez bir puşt oluyor kendisi
ve aylardan haziran olunca
yaz tatiline çıkıyor tüm bulutlar
hâl böyleyken
buzullar erirken
kuraklık insanlarla sevişirken
karıncalar bile yürümekte güçlük çekerken
yaşamak hayli zorlaşıyor
ve bir ağacın gölgesine sığınmaktan
başka çare kalmıyor
ve aylardan haziran olunca
dünya gezegeninde
dehşet ve vahşet, katliamın ana temaları oluyor
satürn halinden memnun fakat
ürkek bukelemunlar
kanadı kırılmış sivrisinekler
-ki yaralı bir böceği andırıyorlar-
keyfi kaçırılmış akbabalar
hesap sormak niyetindeler
ve aylardan haziran olunca
ani bir kararla anayasadan çıkarıyorlar maviyi
bütün martıları malta'ya sürgün ediyorlar
hücrelerde işkence ediyorlar kelebeklere
ve aylardan haziran olunca
gelinler damatlık
damatlar gelinlik
giyiyorlar
halk endişeyle gidiyor düğünlere
gelinin amcası
bileziği kime takacağını şaşırıyor
ve aylardan haziran olunca
şiir terk ediliyor
çünkü bazı geri zekalılar
şiirin aşk acısı çekmekten ibaret olduğunu sanıyor
ve aylardan haziran olunca
alfabenin en güzel harfi
yumuşak ge
oluyor.
bd.
on.sıfır-altı.2013
29 Mayıs 2013 Çarşamba
aslında yoklar'mış
şimdi yanmış kalplerimize merhemler süreriz. yalnızca yalnız.
sessiz kalabilen her damarımız, kırmızı bir gün batımından bulutlardan kanar.
ve ruh çığlıkları, boş konaklar da dolanmaktansa tam içimizden bağırır, serbestliği için.
biz yıkık döküklüğün çocuklarıyız ve karnımızı sabah sigaralarıyla doyururuz.
biz ölmeyi iyi biliriz, duygularımızın uçlarında.
biz acıyı severiz, severiz ki mutluluk öyle elini kolunu sallayarak gelmez.
biz günlük tutmak isteyip de günlük tutamayan insanlarız, bu yüzdendir ki hayata 1-0 yenik başlar ve koşarız.
kuş kadar özgür ve kuş kadar kafes içiyiz'dir biz.
biz hastayızdır ama iyileşiriz. iyileşiyoruz'dur da.
nice dokunuşlar unutur bedenlerimiz ve sevdiğimiz elleri sahipleniriz.
öpmek bizim için dünyayı baş aşağı ve herkesi alaşağı etmektir.
biz gözümüzle görmez, kulağımızla duymaz, tüm duyularımızı kalbimize yükler öyle yola çıkarız.
biz herkesiz ve en çokta hiç kimseyiz aslında. varlığımızın somut kanıtı masada ki kül tablası ve
bir kaç kağıt parçası işte.
11 Mayıs 2013 Cumartesi
neclalı şiyirler. 8.
Seni sevmemin senle bir alakası yok.
Devlet buna karışamaz.
Öğretmen sözlüye kaldırıp seni neden sevdiğimi soramaz.
Sen de soramazsın.
Beni sevme diyemezsin.
Kimi seveceğimi sana mı soracağım?
Ansızın severim seni mesela.
Nisan bitmeden severim.
Edip Cansever okurken severim.
Belki Turgut Uyar göğe bakarken severim.
Belki kızıl bir akşamüstü yorgun sokaklarda severim.
Tam tarih vermiyorum ama
22. Yüzyıla varmadan muhakkak severim.
Müslüm Baba aramızdan ayrılmadan severim mesela.
Matematik sınavına girmeden önce severim.
Eşyalarımız modernleşirken, bedenlerimiz ilkelleşiyor ya git gide;
Göğsüm bakır devrine vardığında severim.
Oltaya takılan balığın kovaya atılışını izlerken severim.
Sen mercimek çorbasını sevmesen de severim.
Hatta Necla,
Hatta
Adın Necla olmasa bile severim.
Fakat, bil ki, en çok,
-Bu konuda müsterih ol-
En çok
Sen beni sevmiyorken severim.
Çünkü bunu yüzlerce kez test ettim!
bd.
05.05.ikibinonüç
Öğretmen sözlüye kaldırıp seni neden sevdiğimi soramaz.
Sen de soramazsın.
Beni sevme diyemezsin.
Kimi seveceğimi sana mı soracağım?
Ansızın severim seni mesela.
Nisan bitmeden severim.
Edip Cansever okurken severim.
Belki Turgut Uyar göğe bakarken severim.
Belki kızıl bir akşamüstü yorgun sokaklarda severim.
Tam tarih vermiyorum ama
22. Yüzyıla varmadan muhakkak severim.
Müslüm Baba aramızdan ayrılmadan severim mesela.
Matematik sınavına girmeden önce severim.
Eşyalarımız modernleşirken, bedenlerimiz ilkelleşiyor ya git gide;
Göğsüm bakır devrine vardığında severim.
Oltaya takılan balığın kovaya atılışını izlerken severim.
Sen mercimek çorbasını sevmesen de severim.
Hatta Necla,
Hatta
Adın Necla olmasa bile severim.
Fakat, bil ki, en çok,
-Bu konuda müsterih ol-
En çok
Sen beni sevmiyorken severim.
Çünkü bunu yüzlerce kez test ettim!
bd.
05.05.ikibinonüç
1 Mayıs 2013 Çarşamba
müfit abazan'ın hikayeleri. 2.
Beni okula gitmek için uyandırmakla görevli
07.15 alarmını bugün, beynimle ve kulaklarımla oral seks yaparken yakaladım. Senin adın “beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmı” lan.
Senin görevin beni uyandırmak. Sadece uyandırmak. Beynimle ve kulaklarımla –hem
de her ikisiyle birden– cinsel ilişkiye girmek de ne demek lan?! Göt oğlanı.
Bir güne sinirli başlayınca, tüm günün boktan geçmesi gibi bir tespit var önümde. Ama bunu tespit eden sikko beyinler, benim Necla’yı görmemle birlikte dünya üzerindeki bütün dertlerden arındığımı bilmiyorlar.
İşerken beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının şirketimizle olan ilişiğini kesme kararı aldım. Yüzümü yıkarken de aldığım kararı uygulamaya koydum ve beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmını muhasebeye yolladım, tazminatını alması için.
Önlüğümü giyerken beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının yerine sınıfının en gelişmiş alarmlarından olan 07.30 Alarmını aldım. 07.30 Alarmı işinde çok profesyoneldir. Anne şefkatiyle uyandırır insanı.
Bir de aramızda kalsın ama ben bunları sigortasız çalıştırıyorum. Şşş, devlet duymasın.
***
Sınıfa girdiğimde öğretmen yoklama alıyordu. Ben sınıfa girdikten iki saniye sonra “…Müfit?” dedi. “Burada öğretmenim!” dedim. Nefes nefese bir halde. Ama cuk oturdu. Özür dileyip yerime oturdum.
Çantamdan defterimi çıkarırken donakaldım. Öğretmen 3 defa Necla demişti ve Necla 3 defa buradayım dememişti. Necla gelmemişti. Necla yoktu. Hasta mı olmuştu? Ama dün turp gibiydi. Aman Allah’ım. Necla şu an gözlerimin menzilinde değildi. Başımdan kaynar sular dökülmüşe döndüm. Amıma koyulmuş gibi hissettim.
Bir de ben bağırdım: “Neclaaaaağğ! Nerdesin?”
Yine cevap yok.
“Öğretmenim Necla nerede? Hangi derede?” diye sordum şişko sınıf öğretmenine.
“Gelmemiş Müfit, sakin ol.” dedi. Ses tonu da kendisi gibi gayet sakindi.
“Nasıl gelmez?” dedim bağırarak. “Amına koyduğum mal öğretmeni nasıl gelmez?!” diye devam ettim. Ama içimden.
“Hastadır Müfit.” dedi. Hâlâ aynı sakinlikteydi.
“Dün sapasağlamdı!” dedim bağırarak. “Amına koyduğumun mal öğretmeni mayıs ayının ortasında hasta mı olunur?!” diye devam ettim. Ama içimden.
Ağlayarak sınıftan çıktım. Sümüğümü ve gözyaşlarımı önlüğüme sildim. Müdürün odasına gittim. Böyle böyle dedim.
“Necla okula gelmemiş. Arayın bakalım ailesinin haberi var mıymış? Okuldan kaçmış olmasın? Organ mafyaları kaçırmış olmasın bu kızcağızı?”
“Ne diyorsun oğlum sen?” dedi önündeki faksa bakarken. “Haydi yavrum, haydi sınıfına..” diyerek ve kovdu beni evde karısından azar yiyen kodaman ibne.
Odasından çıkarken “babanı pazara gönderdim ananas-aldırdım” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.
Tuvalette uzun uzun düşündüm. Bir şey yapmalıydım. 5 dakika dahi gecikirsem her şey için çok geç olabilirdi. Karakola haber vermeye karar verdim. Heyecanla bekçi kulübesine gittim.
“Veysel efendi aç kapıyı.” dedim.
“Olmaz” dedi Veysel Efendi. “Mahmut Hoca’nın kesin emri var.”
70 yaşında adam oldu, kendini hala Hababam Sınıfı’ndaki bekçi sanıyor. Keşke adı Veysel olmasaydı.
Yarım saat uğraştırdı beni. En sonunda çüküne bir tekme attım çıktım okuldan.
Taksiye bindim, ilçe karakoluna gittim, taksiden indim, taksici amcaya kapıdaki memuru işaret ettim, “parayı ondan alacaksın” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.
Önce beni başkomiserin odasına almadılar tabii. Ağladım zırladım, duygu sömürüsü yaptım, ikna ettim onları. Soluğu başkomiserin odasında aldım. Geçtim karşısına. Böyle böyle dedim.
“Amirim,” dedim. Hâlbuki omzunda 3 yıldız vardı. Amir değildi. Ama adamın egosunu okşamam gerekti. Amir demek en mantıklısıydı.
“Bu kız bugün okula gelmedi. Hırlısı var hırsızı var. İti var kopuğu var. Burası İstanbul, amirim. Burada 9 yaşında bir kız çocuğunun başına her şey gelebilir. Verin bir ekip bana sağ salim bulayım şu kızı.”
“Senin annen baban yok mu evladım? Numaralarını biliyor musun? Arayalım gelip alsınlar seni?” dedi halkı coplamaktan başka bir şey yapmayan at kafası.
Devletin polisinden de bir yardım alamayacağımı anladım ve kelepçelenmeden çıktım odadan.
Bahçedeki badigard kılıklı herife “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. Cevap vermedi. “O kalaşnikofu götüne sokayım senin.” dedim ve koşarak uzaklaştım olay mahallinden.
Cebimi yokladım. İki lira vardı. “Yeter herhalde” diye düşündüm ve yeniden düştüm Amerika yollarına. FBI ile görüşmeye gittim. Onlarda başkomiser diye biri yokmuş. Dedektifle görüştürdüler beni. Sağ olsun, elin Amerikalısı beni çok iyi ağırladı.
Geçtim dedektifin karşısına. Böyle böyle dedim.
“Mrs. Necla …*, moruk, bilir misin koçum, kimdir? Nerededir? Kimlerle takılır?” diye sordum.
Hollywood oyuncularına mahsus olduğunu düşündüğüm şaşırma mimikleri yaptı dedektif.
“Zaten biz de onu kırmızı bültenle arıyoruz.” dedi.
“Bulursanız arayın beni.” dedim. Benle dalga geçmelerine daha fazla izin veremezdim.
Bahçedeki badigard kılıklı zenciye “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. “Heee benim, napıcan?” dedi. Oha! Elin zencisi Türk çıktı! “Kolay gelsin ağbi.” diye yusuf yusuf ederek uzaklaştım olay mahallinden.
Amerika’ya gelmeden önce iki liram vardı, hala iki liram var. Gidip bari marketten bir sakız makız alayım dedim. Sakızı aldım. İstanbul’a döndüm. Eve gitmeden önce son bir umutla Neclaların evinin yolunu tuttum.
Zillerine bastım. Kaliteli zilleri varmış. Gayet iyi ötüyor. Hayran kaldım. Ama açan olmadı. Bir daha bastım. Müthiş ötüyor yani. Bu zili yapan elektrikçinin eline sağlık. Derken kapı açıldı. Hem de Necla açtı kapıyı. İstemsizce sarıldım Necla’ya. Necla’nın yanında hep istemsizce hareket ediyorum zaten. Ne olduğunu anlayamadan. Sonra deplasmanda olduğumu hatırladım. Hemen geri çekildim.
“Yarın okula gelecek misin Necla?” diye sordum.
“Evet,” dedi sırıtarak. “Bugün uyuyakalmışım.”
Gülümsedim. Mutluyken gülümsemek bir başka oluyormuş. Yeni fark ettim.
“07.15 alarmıyla mı uyanıyorsun?”
“Evet?”
“Bence 07.30 alarmına geç. Daha iyi diyorlar.”
“Anlamadım, Müfit?”
“Boş ver!” dedim. Hala gülümsüyordum. “Yarın görüşürüz, kendine iyi bak, Necla.”
“Sen de, görüşürüz.” dedi ve ben eve gider gitmez yarını beklemeye başladım.
bd.
sıfır1.sıfır5.2013
Bir güne sinirli başlayınca, tüm günün boktan geçmesi gibi bir tespit var önümde. Ama bunu tespit eden sikko beyinler, benim Necla’yı görmemle birlikte dünya üzerindeki bütün dertlerden arındığımı bilmiyorlar.
İşerken beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının şirketimizle olan ilişiğini kesme kararı aldım. Yüzümü yıkarken de aldığım kararı uygulamaya koydum ve beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmını muhasebeye yolladım, tazminatını alması için.
Önlüğümü giyerken beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının yerine sınıfının en gelişmiş alarmlarından olan 07.30 Alarmını aldım. 07.30 Alarmı işinde çok profesyoneldir. Anne şefkatiyle uyandırır insanı.
Bir de aramızda kalsın ama ben bunları sigortasız çalıştırıyorum. Şşş, devlet duymasın.
***
Sınıfa girdiğimde öğretmen yoklama alıyordu. Ben sınıfa girdikten iki saniye sonra “…Müfit?” dedi. “Burada öğretmenim!” dedim. Nefes nefese bir halde. Ama cuk oturdu. Özür dileyip yerime oturdum.
Çantamdan defterimi çıkarırken donakaldım. Öğretmen 3 defa Necla demişti ve Necla 3 defa buradayım dememişti. Necla gelmemişti. Necla yoktu. Hasta mı olmuştu? Ama dün turp gibiydi. Aman Allah’ım. Necla şu an gözlerimin menzilinde değildi. Başımdan kaynar sular dökülmüşe döndüm. Amıma koyulmuş gibi hissettim.
Bir de ben bağırdım: “Neclaaaaağğ! Nerdesin?”
Yine cevap yok.
“Öğretmenim Necla nerede? Hangi derede?” diye sordum şişko sınıf öğretmenine.
“Gelmemiş Müfit, sakin ol.” dedi. Ses tonu da kendisi gibi gayet sakindi.
“Nasıl gelmez?” dedim bağırarak. “Amına koyduğum mal öğretmeni nasıl gelmez?!” diye devam ettim. Ama içimden.
“Hastadır Müfit.” dedi. Hâlâ aynı sakinlikteydi.
“Dün sapasağlamdı!” dedim bağırarak. “Amına koyduğumun mal öğretmeni mayıs ayının ortasında hasta mı olunur?!” diye devam ettim. Ama içimden.
Ağlayarak sınıftan çıktım. Sümüğümü ve gözyaşlarımı önlüğüme sildim. Müdürün odasına gittim. Böyle böyle dedim.
“Necla okula gelmemiş. Arayın bakalım ailesinin haberi var mıymış? Okuldan kaçmış olmasın? Organ mafyaları kaçırmış olmasın bu kızcağızı?”
“Ne diyorsun oğlum sen?” dedi önündeki faksa bakarken. “Haydi yavrum, haydi sınıfına..” diyerek ve kovdu beni evde karısından azar yiyen kodaman ibne.
Odasından çıkarken “babanı pazara gönderdim ananas-aldırdım” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.
Tuvalette uzun uzun düşündüm. Bir şey yapmalıydım. 5 dakika dahi gecikirsem her şey için çok geç olabilirdi. Karakola haber vermeye karar verdim. Heyecanla bekçi kulübesine gittim.
“Veysel efendi aç kapıyı.” dedim.
“Olmaz” dedi Veysel Efendi. “Mahmut Hoca’nın kesin emri var.”
70 yaşında adam oldu, kendini hala Hababam Sınıfı’ndaki bekçi sanıyor. Keşke adı Veysel olmasaydı.
Yarım saat uğraştırdı beni. En sonunda çüküne bir tekme attım çıktım okuldan.
Taksiye bindim, ilçe karakoluna gittim, taksiden indim, taksici amcaya kapıdaki memuru işaret ettim, “parayı ondan alacaksın” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.
Önce beni başkomiserin odasına almadılar tabii. Ağladım zırladım, duygu sömürüsü yaptım, ikna ettim onları. Soluğu başkomiserin odasında aldım. Geçtim karşısına. Böyle böyle dedim.
“Amirim,” dedim. Hâlbuki omzunda 3 yıldız vardı. Amir değildi. Ama adamın egosunu okşamam gerekti. Amir demek en mantıklısıydı.
“Bu kız bugün okula gelmedi. Hırlısı var hırsızı var. İti var kopuğu var. Burası İstanbul, amirim. Burada 9 yaşında bir kız çocuğunun başına her şey gelebilir. Verin bir ekip bana sağ salim bulayım şu kızı.”
“Senin annen baban yok mu evladım? Numaralarını biliyor musun? Arayalım gelip alsınlar seni?” dedi halkı coplamaktan başka bir şey yapmayan at kafası.
Devletin polisinden de bir yardım alamayacağımı anladım ve kelepçelenmeden çıktım odadan.
Bahçedeki badigard kılıklı herife “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. Cevap vermedi. “O kalaşnikofu götüne sokayım senin.” dedim ve koşarak uzaklaştım olay mahallinden.
Cebimi yokladım. İki lira vardı. “Yeter herhalde” diye düşündüm ve yeniden düştüm Amerika yollarına. FBI ile görüşmeye gittim. Onlarda başkomiser diye biri yokmuş. Dedektifle görüştürdüler beni. Sağ olsun, elin Amerikalısı beni çok iyi ağırladı.
Geçtim dedektifin karşısına. Böyle böyle dedim.
“Mrs. Necla …*, moruk, bilir misin koçum, kimdir? Nerededir? Kimlerle takılır?” diye sordum.
Hollywood oyuncularına mahsus olduğunu düşündüğüm şaşırma mimikleri yaptı dedektif.
“Zaten biz de onu kırmızı bültenle arıyoruz.” dedi.
“Bulursanız arayın beni.” dedim. Benle dalga geçmelerine daha fazla izin veremezdim.
Bahçedeki badigard kılıklı zenciye “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. “Heee benim, napıcan?” dedi. Oha! Elin zencisi Türk çıktı! “Kolay gelsin ağbi.” diye yusuf yusuf ederek uzaklaştım olay mahallinden.
Amerika’ya gelmeden önce iki liram vardı, hala iki liram var. Gidip bari marketten bir sakız makız alayım dedim. Sakızı aldım. İstanbul’a döndüm. Eve gitmeden önce son bir umutla Neclaların evinin yolunu tuttum.
Zillerine bastım. Kaliteli zilleri varmış. Gayet iyi ötüyor. Hayran kaldım. Ama açan olmadı. Bir daha bastım. Müthiş ötüyor yani. Bu zili yapan elektrikçinin eline sağlık. Derken kapı açıldı. Hem de Necla açtı kapıyı. İstemsizce sarıldım Necla’ya. Necla’nın yanında hep istemsizce hareket ediyorum zaten. Ne olduğunu anlayamadan. Sonra deplasmanda olduğumu hatırladım. Hemen geri çekildim.
“Yarın okula gelecek misin Necla?” diye sordum.
“Evet,” dedi sırıtarak. “Bugün uyuyakalmışım.”
Gülümsedim. Mutluyken gülümsemek bir başka oluyormuş. Yeni fark ettim.
“07.15 alarmıyla mı uyanıyorsun?”
“Evet?”
“Bence 07.30 alarmına geç. Daha iyi diyorlar.”
“Anlamadım, Müfit?”
“Boş ver!” dedim. Hala gülümsüyordum. “Yarın görüşürüz, kendine iyi bak, Necla.”
“Sen de, görüşürüz.” dedi ve ben eve gider gitmez yarını beklemeye başladım.
bd.
sıfır1.sıfır5.2013
25 Nisan 2013 Perşembe
Siyah-Beyaz Fotoğraflı Kadın
Güzel
Güzel yüzlü
Güzel yüzlü güzel kadın
Dudakları güzel
Kaşı güzel
Gözü güzel
Sesi güzel kadın
Ağzı güzel
Burnu güzel
Elleri güzel kadın
Siyah
Siyah-Beyaz
Siyah-Beyaz fotoğraflı
Siyah-Beyaz fotoğraflı kadın
Güzel yüzlü
Güzel yüzlü güzel kadın
Dudakları güzel
Kaşı güzel
Gözü güzel
Sesi güzel kadın
Ağzı güzel
Burnu güzel
Elleri güzel kadın
Siyah
Siyah-Beyaz
Siyah-Beyaz fotoğraflı
Siyah-Beyaz fotoğraflı kadın
22 Nisan 2013 Pazartesi
neclalı şiyirler. 7. - ilkbahar manifestosu.
Sabahın o soğuk esintisi ile
Ona karşı koymaya çalışan güneşin
Düellosudur, ilkbahar.
Kazanan elbette güneş olur.
Çünkü ilkbahardan sonra yaz gelir.
Aşktan sonra acı.
Mercimek çorbasından sonra karnıyarık yenir.
Bunu herkes bilir.
İlkbahar da bilir.
Açan çiçekler de.
Olgunlaşmamış erikler bile bilir bunu.
Aşk, yeterince karmaşık bir denklemdir.
Bütün matematikçiler ve bütün aşıklar bilir bunu.
Martılar, kanatlarının altından izlerler aşık adamları.
Bütün bulutlar görür bunu.
Bulut ile güneş, aslında eski dostlardır.
Bunu da, gökyüzü bilir.
Gökyüzü aslında Tanrı gibidir.
Her şeyi bilir.
Gökkuşağı, zamanında çalışmak için Almanya'ya giden
uzak akrabalardır.
Bütün aile bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Gökkuşağındaki her renk ezberlemiştir artık bunu.
Bazı problemleri nasıl çözeceğini bilsen de çözemezsin.
Bütün matematikçiler bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Martılar da bilir.
Vapurlar da.
Şiir, gecenindir
Ve Necla'yadır.
Bütün şiirler bilir bunu.
Ve aşk, en güzel ilkbaharda yaşanır.
Bütün mevsimler bilir bunu.
bd:
19.04.2013.
Ona karşı koymaya çalışan güneşin
Düellosudur, ilkbahar.
Kazanan elbette güneş olur.
Çünkü ilkbahardan sonra yaz gelir.
Aşktan sonra acı.
Mercimek çorbasından sonra karnıyarık yenir.
Bunu herkes bilir.
İlkbahar da bilir.
Açan çiçekler de.
Olgunlaşmamış erikler bile bilir bunu.
Aşk, yeterince karmaşık bir denklemdir.
Bütün matematikçiler ve bütün aşıklar bilir bunu.
Martılar, kanatlarının altından izlerler aşık adamları.
Bütün bulutlar görür bunu.
Bulut ile güneş, aslında eski dostlardır.
Bunu da, gökyüzü bilir.
Gökyüzü aslında Tanrı gibidir.
Her şeyi bilir.
Gökkuşağı, zamanında çalışmak için Almanya'ya giden
uzak akrabalardır.
Bütün aile bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Gökkuşağındaki her renk ezberlemiştir artık bunu.
Bazı problemleri nasıl çözeceğini bilsen de çözemezsin.
Bütün matematikçiler bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Martılar da bilir.
Vapurlar da.
Şiir, gecenindir
Ve Necla'yadır.
Bütün şiirler bilir bunu.
Ve aşk, en güzel ilkbaharda yaşanır.
Bütün mevsimler bilir bunu.
bd:
19.04.2013.
10 Nisan 2013 Çarşamba
müfit abazan'ın hikayeleri. 1.
Adı: Müfit
Soyadı: Abazan
Sınıf: (....)*
Numara: (....)*
II. Dönem I. Sınav Matematik Soruları
Soyadı: Abazan
Sınıf: (....)*
Numara: (....)*
II. Dönem I. Sınav Matematik Soruları
Bir
kibrit çakıp tüm dünyayı yakmayı düşünecek kadar 'şey' bir çocuktum ben. Şey
işte. Şey.. psikopat. Daha doğrusu psikopatçık.
Sarıyı sevmezdim. Bu yüzden günümün yarısını “Güneş’i nasıl yok ederim” diye düşünmekle geçirirdim. “Güneş’i öldürürsem beni ‘katil’sıfatıyla yargılayamazlardı” diye de düşünürdüm. Ayrıca “11 yaşında bir bebeyim ben, mahpuslara koymazlar beni bu yaşta” diye de düşünürdüm. Ha ayrıca, şu an fark ettim ki, birini öldürmeyi düşünüyorsanız 11 yaşında işinizi halletmelisiniz. Bilemedin 12. Sonra sıkıntı olabilir.
*
Günlerden bir gün, yine Güneş’i yok etme planları kurarken kafamda, aklıma NASA geldi. Bildiğimiz NASA: Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi. NASA bu işi çözer, dedim. Dedim ve düştüm Amerika yollarına. Sonra NASA’yı bastım. Böyle böyle dedim.
“Size Güneş Sistemi’nin adını değiştirmenizi tavsiye ediyorum. Zira Güneş Sistemi dediğiniz şeyde Güneş'in etrafında dönen gezegenler var. Yani gezegenler olmasa Güneş bir boka yaramaz. Ayrıca Güneş gezegen değil, yıldız. O yüzden ya Güneş Sistemi’nin adını değiştirin ya da Güneş’i hepten yok edin.” dedim ve ekledim: “İkinci seçenek daha mantıklı değil mi?”
Anlamadılar geri zekâlılar. Şapkalı a ile hem de, o derece geri zekâlılar. Nasıl bilim insanları bu NASA’dakiler allaşkına. Sonra düşündüm. Türkçe söylemiş olmam da anlayamamalarında bir etmen olabilir dedim. Sonra tekrar düşündüm ve kendime kızdım. Koskoca bilim insanı olmuş adam Türkçe’den mi anlamayacak dedim. Milliyetçilik damarım attı.
NASA’dan umduğumu bulamayınca, ufolarından ayrıldım. Caddeye çıktım. 11ÜS’e bindim, Beyaz Saray’a geçtim. Obama’nın karşısına çıktım. Böyle böyle dedim.
“Beni Tayyip yolladı” dedim. Gülümsedi. Ortamı ısıttıktan sonra konuya girdim.
“Bana bir atom bombası versene kanka, Güneş’in anasını sikeyim.”
O da anlamadı.
“Fuck ne? Ne sun’ı ne fuck’ı ne mother’ı?” diye gevelemeye başladı Allah’ın cahili.
Sinirlendim.
“Ok by Obama. Ok by.” dedim, atarımı koydum ve çıktım Beyaz Saray’dan. Beyaz Saray'dan çıkar çıkmaz Beyaz Show'a gittim. Şaka şaka ona gitmedim.
Son çare olarak fen bilgisi öğretmenime danıştım. Kafasının ortası kel, peltek konuşan klasik bir fen bilgisi öğretmenidir kendisi. Düşünün yani. Ne kadar iyi anlaşabilirsiniz ki? Ona da böyle böyle dedim.
“Bakanlığa söyleyelim otu boku yasaklayacaklarına şu kitaplardaki Güneş’i yasaklasınlar.” dedim.
“Yarın velini çağır Müfit.” dedi. Amına koyduğum keli. Ne anlar ki.
Okulun laboratuvarından çıktım. Beni bir umutsuzluk sardı ki sormayın. Dedim yapamayacağım herhalde. Güneş’i yok etmeyi beceremeyeceğim. Derken son bir fikir geldi aklıma. Resim öğretmeninin yanında aldım soluğu. Kıvırcık saçlı, kendini ressam sanan, güzel sanatlar lisesi mezunu entel bir kadın kendisi. Tahmin edersiniz ki ona da böyle böyle dedim.
“Öğretmenim bari şu Güneş’i boyasak? Sarı çok bayıyor beni.”
“Tamam” dedi. “Hangi renk olsun?”
Şaşırdım. Beklemiyordum hemen kabul edeceğini. Aklıma gelen ilk rengi söyleyiverdim.
“Mavi.” dedim. “Mavi olsun öğretmenim.”
Sarıyı sevmezdim. Bu yüzden günümün yarısını “Güneş’i nasıl yok ederim” diye düşünmekle geçirirdim. “Güneş’i öldürürsem beni ‘katil’sıfatıyla yargılayamazlardı” diye de düşünürdüm. Ayrıca “11 yaşında bir bebeyim ben, mahpuslara koymazlar beni bu yaşta” diye de düşünürdüm. Ha ayrıca, şu an fark ettim ki, birini öldürmeyi düşünüyorsanız 11 yaşında işinizi halletmelisiniz. Bilemedin 12. Sonra sıkıntı olabilir.
*
Günlerden bir gün, yine Güneş’i yok etme planları kurarken kafamda, aklıma NASA geldi. Bildiğimiz NASA: Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi. NASA bu işi çözer, dedim. Dedim ve düştüm Amerika yollarına. Sonra NASA’yı bastım. Böyle böyle dedim.
“Size Güneş Sistemi’nin adını değiştirmenizi tavsiye ediyorum. Zira Güneş Sistemi dediğiniz şeyde Güneş'in etrafında dönen gezegenler var. Yani gezegenler olmasa Güneş bir boka yaramaz. Ayrıca Güneş gezegen değil, yıldız. O yüzden ya Güneş Sistemi’nin adını değiştirin ya da Güneş’i hepten yok edin.” dedim ve ekledim: “İkinci seçenek daha mantıklı değil mi?”
Anlamadılar geri zekâlılar. Şapkalı a ile hem de, o derece geri zekâlılar. Nasıl bilim insanları bu NASA’dakiler allaşkına. Sonra düşündüm. Türkçe söylemiş olmam da anlayamamalarında bir etmen olabilir dedim. Sonra tekrar düşündüm ve kendime kızdım. Koskoca bilim insanı olmuş adam Türkçe’den mi anlamayacak dedim. Milliyetçilik damarım attı.
NASA’dan umduğumu bulamayınca, ufolarından ayrıldım. Caddeye çıktım. 11ÜS’e bindim, Beyaz Saray’a geçtim. Obama’nın karşısına çıktım. Böyle böyle dedim.
“Beni Tayyip yolladı” dedim. Gülümsedi. Ortamı ısıttıktan sonra konuya girdim.
“Bana bir atom bombası versene kanka, Güneş’in anasını sikeyim.”
O da anlamadı.
“Fuck ne? Ne sun’ı ne fuck’ı ne mother’ı?” diye gevelemeye başladı Allah’ın cahili.
Sinirlendim.
“Ok by Obama. Ok by.” dedim, atarımı koydum ve çıktım Beyaz Saray’dan. Beyaz Saray'dan çıkar çıkmaz Beyaz Show'a gittim. Şaka şaka ona gitmedim.
Son çare olarak fen bilgisi öğretmenime danıştım. Kafasının ortası kel, peltek konuşan klasik bir fen bilgisi öğretmenidir kendisi. Düşünün yani. Ne kadar iyi anlaşabilirsiniz ki? Ona da böyle böyle dedim.
“Bakanlığa söyleyelim otu boku yasaklayacaklarına şu kitaplardaki Güneş’i yasaklasınlar.” dedim.
“Yarın velini çağır Müfit.” dedi. Amına koyduğum keli. Ne anlar ki.
Okulun laboratuvarından çıktım. Beni bir umutsuzluk sardı ki sormayın. Dedim yapamayacağım herhalde. Güneş’i yok etmeyi beceremeyeceğim. Derken son bir fikir geldi aklıma. Resim öğretmeninin yanında aldım soluğu. Kıvırcık saçlı, kendini ressam sanan, güzel sanatlar lisesi mezunu entel bir kadın kendisi. Tahmin edersiniz ki ona da böyle böyle dedim.
“Öğretmenim bari şu Güneş’i boyasak? Sarı çok bayıyor beni.”
“Tamam” dedi. “Hangi renk olsun?”
Şaşırdım. Beklemiyordum hemen kabul edeceğini. Aklıma gelen ilk rengi söyleyiverdim.
“Mavi.” dedim. “Mavi olsun öğretmenim.”
Kadın
başıyla onayladı. Eline bir A4 kağıdı aldı. Büyük bir daire çizdi. İçini de
maviye boyadı.
“Al,” dedi. “Bu senin Güneş’in.”
“Al,” dedi. “Bu senin Güneş’in.”
Bu kadın
salak sandı herhalde beni. Küçük Prens'in etkisinden kurtulamamış. Aldım kağıdı, “Sen al bu Güneş’i götüne sok!” dedim.
Tokadı yedim. Ve gittim.
Okuldan eve bir köprü vazifesinde gören kaldırımların üzerinde ağır ağır yürürken Güneş’e yalvardım.
“Güneş ağbi,” dedim. “Elini ayağını öpeyim çık git şu hayatımdan. Fenalık geliyor bana. Lütfen ağbi.” dedim.
Güneş o anki çocuksu masumiyetimden etkilenmiş olacak ki saklanıverdi bulutların ardına. Sonra yağmur damlaları düştü kirpiklerime. Koşmaya başladım sokağın eski kaldırımlarında. Paçalarım ıslandı. Gökyüzüne baktım. Yağmur dindi. Güneş tekrardan –tüm sarılığıyla- yüzünü gösterdi. Yanında da bir arkadaşı vardı. Tanıştırdı bizi.
“Bu sevimli şey,” dedi
ve yüzünde oluşan gülümsemeyle devam etti: “Gökkuşağı.”Okuldan eve bir köprü vazifesinde gören kaldırımların üzerinde ağır ağır yürürken Güneş’e yalvardım.
“Güneş ağbi,” dedim. “Elini ayağını öpeyim çık git şu hayatımdan. Fenalık geliyor bana. Lütfen ağbi.” dedim.
Güneş o anki çocuksu masumiyetimden etkilenmiş olacak ki saklanıverdi bulutların ardına. Sonra yağmur damlaları düştü kirpiklerime. Koşmaya başladım sokağın eski kaldırımlarında. Paçalarım ıslandı. Gökyüzüne baktım. Yağmur dindi. Güneş tekrardan –tüm sarılığıyla- yüzünü gösterdi. Yanında da bir arkadaşı vardı. Tanıştırdı bizi.
Ben de gülümsedim.
“Memnun oldum.” dedim. “Bu halinizden gerçekten memnun oldum.”
Ve o gün gökyüzündeki her şeye aşık oldum. Güneş’in sarılığını gökkuşağındaki sarıyla özdeşleştirdim.
Ertesi gün okula gittim. Necla’nın göbek adının Güneş olduğunu öğrendim. Salakça gülümsedim. Önce sınıfın penceresinden bize yansıyan Güneş’e baktım. Sonra Necla’ya. Sevdim. Bir daha.
batuhan durak.
30.03.2013.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
