oturma odası.

29 Ekim 2013 Salı

münasip bir dil.

oysa sevgiye inanmıştık. değil mi
güçsüzlüğümüzün gücüne
ölüme ve sevdaların ölümsüzlüğüne
kredi kartı borçlarına ve vade farksız otuz altı ay takside
başarabilirdik. ki muhtemelen başaramazdık.

bu mümkündü. değil mi?

her an çıkabilirdi bir savaş ve ölüler toparlanamazdı
her an solabilirdi çiçekler ve çocuklar
her an bir annenin gözyaşı ıslatabilirdi dünyayı
her an kardeş katli, taht kavgası ve fetret devri

bu mümkündü. değil mi?

bitmemiş şiirler toprağa gömülebilirdi
nefessiz bedenlerle
ablada malum olurdu fanilik ve mahşer

bu mümkündü. değil mi?

oysa sevgiye inanmıştık. değil mi
güçsüzlüğümüzün gücüne
ölüme ve sevdaların ölümsüzlüğüne
ki beşiktaş’ın bu hafta puan kaybetmesi kadar muhtemeldir
tanju okan dinlerken mesela, şarkının tam ortasında
hayal kurarken vesaire bulutların koynunda
şiir yazarken belki de
berbat olduğunu fark edemeden
ölebilirdik. değil mi
ve mutlaka olurdu cenaze namazımızı abdestsiz kılanlar

bu mümkündü. değil mi?

pazar kahvaltıları toplanmamışken henüz
gazetenin spor sayfalarını okuyamadan
ölebilirdik. değil mi
işte o vakit beraber
bulaşıkları makineye yerleştiremediğimize çok üzülürüm!

bu mümkün müydü? değildi

lütfen anneme anlatın bunları münasip bir dille
inanmasın öyle konu komşunun her dediğine
ve ölmek, yaşamak kadar ciddi bir mesele
geceleri en çok kuşları özlüyorum nedense
her çocuk masum ve e’ler yarım kafiye



batuhan durak.
2013.

13 Ekim 2013 Pazar

mülayim karıncalar ve çiğköfteci ömer usta'nın zürafaları.

kendinden bile nefret eden bir insan
kimseyi sevemez bu hayatta!
çünkü ona göre
herkes kusurludur
her karakter defoludur
çünkü ona göre
kıçını klozete oturtan her beden
bir şeyleri kazanmak arzusuyla doludur!


kendinden bile nefret eden bir insan
aşk'a kuşkulu gözlerle bakar hep
çoğu zaman korkar sevmekten
her ay başında yıkar yastık kılıflarını
dolapları, çekmeceleri, dünyanın en ücra köşelerini
bile naftalinler
çünkü ona göre
her yer ümraniye çöplüğüdür
herkes suçludur
ve deliller apaçık ortadadır
mahkemelere gerek yoktur
nihai karar çoktan verilmiştir:
her insan nefes aldığı müddetçe
yaşamayacaktır!
ve sevgiye lüzum yoktur


kendinden bile nefret eden bir insan
şimdiye kadar bir çiçek dahi koklamamıştır!
ona göre mesafeler yoktur
aylık akbil vardır
iki kere iki her zaman dörttür
hayal kurmak,
ancak çocukların oynayabildiği
bir oyundur
ve bir karınca
asla
bir zürafaya aşık olmamalıdır!


kendinden bile nefret eden bir insan
kurmamıştır hayatında kısacık bir devrik cümle!
çünkü ona göre
yüklem her zaman cümlenin sonunda olmalıdır
ve ölmek, basit yapılı bir yüklemdir!
leyleklerin ömrü ortalama yetmiş yıldır
ama leylekler bile
on beşinden sonra göç etmekten sıkılır


kendinden bile nefret eden bir insan
nabzının attığı kadar tanır seni!
ve hayatında okumamıştır hiç edip cansever'i


kendinden bile nefret eden bir insan
...
ya gidip ülkesinde politikacı olmuştur
ya da şeytanın yanında hizmetçi!



bd.
ikibinonüç.

20 Eylül 2013 Cuma

özel tüketim vergisi: şiir.

bir şiir geçti aklımdan
ve
bir kuş göçtü gönlümden..

gökyüzü gürledi yerin yedi kat dibinden:

elektrikler kesildi; bulutlar ağladı
çaylar demlendi; hırkalar giyildi
mevlanalar öldü; çiçekler soldu
camiler minaresiz kaldı; kiliseler çansız

ve şehrin tüm aşkları
ve şehrin tüm aşıkları

ülkeyi terk etti
elbette ki gecikmedi polis müdahalesi!


bir şiir geçti aklımdan

ve
bir karınca öptü ellerimden..



bd.
18eylül2000
onüç.

7 Eylül 2013 Cumartesi

arkandan ağladı deniz.

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
ben bilmem, Allah bilir
solmuş karanfiller bilir
tıkanmış trafikteki otobüs şoförü bilir
ben bilmem, gökyüzü bilir
elini tutan, boynuna sarılan o ibne bilir

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
bezelye sevmezdin. hâlâ öyle misindir?
kırmızıya çalan bir şalın vardı. hâlâ takar mısındır?
edip cansever okumazdın. hâlâ aynı hatada mısındır?

şimdi nerdesindir ve kimlesindir
elini tutan, boynuna sarılan o ibne ile
kim bilir kaç kere buluşmuşsundur
kadıköy iskelesinde
elbette, ben bilmem, Allah bilir
çift şeritli otobanlar bilir
asayiş polisleri bilir
kim bilir kaç çingene yolunuzu kesmiştir
kaç yaşlı teyze size sorgulayıcı gözlerle bakmıştır
kaç kere onunla vapura binmişsindir
kaç kere ağlamıştır arkandan deniz, kim bilir
kim bilir kaç kere beraber şiir okumuşsunuzdur
işte bunu ben de bilirim Allah da bilir:
hiç kere okumuşsunuzdur. yok kere. öl kere.
sen şiir sevmezsin ki kere.
zaten o ibne şiirden ne anlar ki kere.



bd.
ikibinonüç.


30 Ağustos 2013 Cuma

bana ikinci sigarayı yaktıran şarkılar;

dördüncüyü siliyorum buradan. ve yeni bir dördüncü oluyor. beşinci sırada ki dörde geçiyor. bir altta ki bir üste. bende boş bırakılan yerleri dolduruyorum, bir üstte. boşlukluklarını sildiklerimle tamamlıyorum. dördüncü ben oluyorum. ama sen hep birde kalıyorsun. aramız da muhakkak iki ve üç oluyor. iki ve üçü kıskanmıyorum. iki ve üçü de sileceğim. herkes beşin nasıl iki ettiğini görecek diyorum. iki olup sana daha da yakın kalmayı istiyorum. gözlerin başka rakamlara bakar ya, bütün rakamlar da bire hayran kalır hep. bu arada bana ikinci sigarayı yaktıran şarkılar, hep serseri şarkılar oluyor. üçüncüyü de dördüncüyü de yaktırıyorlar hatta beş bile oluyor. beşte duruyorum. çünkü aslında kaç ettiğimi, ne işe yaradığımı, kaça bölünebileceğimi biliyorum. şu an beşinci sigaramı yakıyorum. iki olamazsam, en ihtimalli durum da bir hiç olmayı kabul edip. sıfır olacağım belki de.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

nihayet.

sen yokken anladım
dünyanın bu kadar büyük olduğunu
ve o zaman karıncalara hak verdim
Edip okudum – Ruhi Bey’i andım
Turgut okudum – göğe baktım
tam 682 kuş güney’e göç etti bugün – seni de sayarsak 683
elbette unutmadım

sen yokken anladım
yoksullukla yoksunluğun çok farklı şeyler olduğunu
cebimde 5 lira yoktu – yoksuldum
gözlerinde gözlerim yoktu – yoksundum

–
sensizlikte birinciliğe oynarım!

sen yokken anladım
sesinin; kulaklarıma değil kalbime işleyen
bir antidepresan olduğunu
–ki bunu şimdiye kadar
hiçbir doktor fark edememişti

sen yokken anladım
aslında hayatında zerre kadar yerim olmadığını
beni hiçbir zaman sevmediğini
senin yüreğinin meclisine girebilmek için
yüzde 10’luk barajı dahi geçemediğimi
halkın da ‘biz’i istemediğini
–aşkın da politikleştiğini
sen yokken anladım

sen yokken anladım – ve nihayet anladım
sen yoktun – ve nihayet yoktun




bd.
ikibin-13

11 Ağustos 2013 Pazar

sakın ha yıkılmasın sevdamız?


olası bir marmara depreminde
sakın ha yıkılmasın sevdamız?
kıçı kaptırmış gökdelenlerin ortasında
başıboş kalmayalım sonra?
gökyüzüne çökünce karanlık
kesilmesin şah damarımız elektrikler gibi?
harabeye dönüşmesin hayallerimiz kadıköy gibi?
ya da bir enkazın altında mahsur kalmayalım
masum bir kedi gibi?

aman diyeyim!
dikkat edelim kendimize mathilda
sevdamıza sahip çıkalım
gülüşlerimize de
gereksiz tartışmalarımızı bile
gözümüzden ayırmayalım
-ve çocuklarımızı pistten alalım.

olası bir marmara depreminde
sakın ha yıkılmasın sevdamız?
solmasın çiçeklerimiz?
huzurevlerinde huzursuzluklar çıkmasın?
üsküdar-beşiktaş vapuru gibi denizin dibini boylamasın
şiirlerimiz?

aman diyeyim!
dikkat edelim kendimize mathilda
kızımızın adını pia koymadan
gidemeyiz asla
attila ilhan'ın yanına.



bd.
iki-bin-on-üç.
tunç devri biterken.

28 Temmuz 2013 Pazar

aşk'ın gençliğe hitabesi.

Ey kendini tüm maneviyatıyla aşk yoluna sürgün etmiş olan çaresiz can!

Birinci vazifen, sevgilinin istiklâlini, sevgi cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir!

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli şiire inanmaktır. Bu temel, senin, en kıymetli ikinci hazinendir; birincisi O’dur. İstikbalde dahi, seni şiir’den mahrum etmek isteyecek, dâhili ve hârici ansiklopediler ve test kitapları olacaktır. Bir gün, şiir’i ve aşk’ı müdafaa mecburiyetine düşersen, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, sınav haftasında ya da leyese’ye az kala bir vakitte tezahür edebilir. Aşk’a ve şiir’e kastedecek düşmanlar, bütün dünyada, hayallerin bile uğramadığı bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile masum yüreğinizin, bütün kalelerine girilmiş, bütün kütüphaneleri mühürlenmiş, bütün şiir kitapları yakılmış ve ütopyaların her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar,  şairleri kaleminden, sevgilileri birbirinden ayırarak, gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini ve müstevlilerin siyasi emellerini okumaktan daha mühim görebilirler. Düşleriniz, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey kendini tüm maneviyatıyla aşk yoluna sürgün eden çaresiz canların evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; sevgi’yi ve sevgiliyi, şiir’i ve şair’i, aşk’ı ve o’nu kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, mürekkebindeki mavi kanda mevcuttur!


iki-bin-on-üç.

 -bd.

25 Temmuz 2013 Perşembe

bir kadın

Bir kadın sevebilir mi?
Bir erkek kadar bağlanabilir mi?
Bizim gibi sevip bizim gibi esirgeyebilir mi?
Bağlanabilir mi?
Kalabilir mi?
Tüm hayatını teslim edebilir mi?
Yapabilir mi?
Düşüncelerini sadece onun için, onun istediği gibi oldurmak için harcayabilir mi?
Bir kadın dokunabilir mi?
Hissedebilir mi?
Hissettiğini anlatabilir mi?
Bir kadın, takabilir mi güvercin gerdanlığını boynuna?
Gözlerini açtığında yanında görmek ister mi bir kadın?
Ama öncelikli olarak;
Bir kadın sevebilir mi?

Emre A? (fazla noktamız yoktu soru işaretiyle yetindim)

tarih: bundan yıllar yıllar önce olabilir mi?

25.07.2013

20 Temmuz 2013 Cumartesi

burnu yırtık papuçlar.

‘hiçbir çocukluk eskimez’ derdi tanımadığım bir bilge
‘sadece zaman aşımına uğrar’ diye de eklerdi


biz;
vakti zamanında çocuktuk

olur olmaz yerlerden sümüklerimiz çıkardı

işemek için tuvalete ihtiyaç duymazdık
hortumlardan fışkıran suyla ütopyaları aşardık
bir şeyin varlığından emin olmak için
ellerdik o şeyi
ve o şey, çoğu zaman bir kadının memesi olurdu


tost makinelerinin kızarttığı hayallerle
beslenirdik ilkokulda
üzerine tereyağı sürülmüş umutlarımız vardı
ve annelerimiz çok güzel çilek reçeli yaparlardı


akşam misafirliklerinde annelerimiz çay içerdi
bize portakal suyu düşerdi
türk kahvesi özel zamanlar içindi
yazılı olmayan kurallardı bunlar bizim mahallede
ve anasayadan üstün gelirdi


akşam ezanları bizim için günün bittiğini belirten
resmi bildirilerdi
taşlar duvar kenarlarına itelenirdi
ve bir anda bozulmuş olurdu kaleler
o güne dair ne kadar nefret varsa orada kalırdı
ceplerimize mutluluk doldururduk
göt cebimizde sevgi taşırdık
ve mutlaka azar işitirdik ana babamızdan
pataklanmışızdır da çoğu zaman
papuçlarımızın burnu yırtılmıştır çünkü


biz;
vakti zamanında çocuktuk


ve gülümseme en meşhur hareketlerimizdendi
yüzümüzden eksik etmezdik
muhafazakârlığın kalesinde
anarşist faaliyetlerde bulunurduk
girilmesi yasak bahçelere girerdik
ebe olana hoş olmayan şakalar yapardık
saklambaç oynarken


ve devlete ihanet ederdik
kiraz ağaçlarına dalarak


‘hiçbir çocukluk eskimez’ derdi tanımadığım bir bilge

‘sadece biraz fazla ciddileşiriz, o kadar’ diye de eklerdi




bd.
2013.
veletken.