oturma odası.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

neclalı şiyirler. 8.

Seni sevmemin senle bir alakası yok.
Devlet buna karışamaz.
Öğretmen sözlüye kaldırıp seni neden sevdiğimi soramaz.
Sen de
soramazsın.
Beni sevme diyemezsin.
Kimi seveceğimi sana mı soracağım?

Ansızın severim seni mesela.
Nisan bitmeden severim.
Edip Cansever okurken severim.
Belki Turgut Uyar göğe bakarken severim.
Belki kızıl bir akşamüstü yorgun sokaklarda severim.
Tam tarih vermiyorum ama
22. Yüzyıla varmadan muhakkak severim.

Müslüm Baba aramızdan ayrılmadan severim mesela.
Matematik sınavına girmeden önce severim.
Eşyalarımız modernleşirken, bedenlerimiz ilkelleşiyor ya git gide;
Göğsüm bakır devrine vardığında severim.
Oltaya takılan balığın kovaya atılışını izlerken severim.
Sen mercimek çorbasını sevmesen de severim.
Hatta Necla,
Hatta
Adın Necla olmasa bile severim.

Fakat, bil ki, en çok,
-Bu konuda müsterih ol-
En çok
Sen beni sevmiyorken severim.
Çünkü bunu yüzlerce kez test ettim!


bd.
05.05.ikibinonüç

1 Mayıs 2013 Çarşamba

müfit abazan'ın hikayeleri. 2.

Beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmını bugün, beynimle ve kulaklarımla oral seks yaparken yakaladım. Senin adın “beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmı” lan. Senin görevin beni uyandırmak. Sadece uyandırmak. Beynimle ve kulaklarımla –hem de her ikisiyle birden– cinsel ilişkiye girmek de ne demek lan?! Göt oğlanı.

Bir güne sinirli başlayınca, tüm günün boktan geçmesi gibi bir tespit var önümde. Ama bunu tespit eden sikko beyinler, benim Necla’yı görmemle birlikte dünya üzerindeki bütün dertlerden arındığımı bilmiyorlar.

İşerken beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının şirketimizle olan ilişiğini kesme kararı aldım. Yüzümü yıkarken de aldığım kararı uygulamaya koydum ve beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmını muhasebeye yolladım, tazminatını alması için.

Önlüğümü giyerken  beni okula gitmek için uyandırmakla görevli 07.15 alarmının yerine sınıfının en gelişmiş alarmlarından olan 07.30 Alarmını aldım. 07.30 Alarmı işinde çok profesyoneldir. Anne şefkatiyle uyandırır insanı.

Bir de aramızda kalsın ama ben bunları sigortasız çalıştırıyorum. Şşş, devlet duymasın.

***

Sınıfa girdiğimde öğretmen yoklama alıyordu. Ben sınıfa girdikten iki saniye sonra “…Müfit?” dedi. “Burada öğretmenim!” dedim. Nefes nefese bir halde. Ama cuk oturdu. Özür dileyip yerime oturdum.

Çantamdan defterimi çıkarırken donakaldım. Öğretmen 3 defa Necla demişti ve Necla 3 defa buradayım dememişti. Necla gelmemişti. Necla yoktu. Hasta mı olmuştu? Ama dün turp gibiydi. Aman Allah’ım. Necla şu an gözlerimin menzilinde değildi. Başımdan kaynar sular dökülmüşe döndüm. Amıma koyulmuş gibi hissettim.

Bir de ben bağırdım: “Neclaaaaağğ! Nerdesin?”
Yine cevap yok.
“Öğretmenim Necla nerede? Hangi derede?” diye sordum şişko sınıf öğretmenine.
“Gelmemiş Müfit, sakin ol.” dedi. Ses tonu da kendisi gibi gayet sakindi.
“Nasıl gelmez?” dedim bağırarak. “Amına koyduğum mal öğretmeni nasıl gelmez?!” diye devam ettim. Ama içimden.
“Hastadır Müfit.” dedi. Hâlâ aynı sakinlikteydi.
“Dün sapasağlamdı!” dedim bağırarak. “Amına koyduğumun mal öğretmeni mayıs ayının ortasında hasta mı olunur?!” diye devam ettim. Ama içimden.

Ağlayarak sınıftan çıktım. Sümüğümü ve gözyaşlarımı önlüğüme sildim. Müdürün odasına gittim. Böyle böyle dedim.
“Necla okula gelmemiş. Arayın bakalım ailesinin haberi var mıymış? Okuldan kaçmış olmasın? Organ mafyaları kaçırmış olmasın bu kızcağızı?”
“Ne diyorsun oğlum sen?” dedi önündeki faksa bakarken. “Haydi yavrum, haydi sınıfına..” diyerek ve kovdu beni evde karısından azar yiyen kodaman ibne.
Odasından çıkarken “babanı pazara gönderdim ananas-aldırdım” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.

Tuvalette uzun uzun düşündüm. Bir şey yapmalıydım. 5 dakika dahi gecikirsem her şey için çok geç olabilirdi. Karakola haber vermeye karar verdim. Heyecanla bekçi kulübesine gittim.

“Veysel efendi aç kapıyı.” dedim.
“Olmaz” dedi Veysel Efendi. “Mahmut Hoca’nın kesin emri var.”
70 yaşında adam oldu, kendini hala Hababam Sınıfı’ndaki bekçi sanıyor. Keşke adı Veysel olmasaydı.
Yarım saat uğraştırdı beni. En sonunda çüküne bir tekme attım çıktım okuldan.

Taksiye bindim, ilçe karakoluna gittim, taksiden indim, taksici amcaya kapıdaki memuru işaret ettim, “parayı ondan alacaksın” dedim ve koşarak olay mahallinden uzaklaştım.

Önce beni başkomiserin odasına almadılar tabii. Ağladım zırladım, duygu sömürüsü yaptım, ikna ettim onları. Soluğu başkomiserin odasında aldım. Geçtim karşısına. Böyle böyle dedim.

“Amirim,” dedim. Hâlbuki omzunda 3 yıldız vardı. Amir değildi. Ama adamın egosunu okşamam gerekti. Amir demek en mantıklısıydı.
“Bu kız bugün okula gelmedi. Hırlısı var hırsızı var. İti var kopuğu var. Burası İstanbul, amirim. Burada 9 yaşında bir kız çocuğunun başına her şey gelebilir. Verin bir ekip bana sağ salim bulayım şu kızı.”

“Senin annen baban yok mu evladım? Numaralarını biliyor musun? Arayalım gelip alsınlar seni?” dedi halkı coplamaktan başka bir şey yapmayan at kafası.

Devletin polisinden de bir yardım alamayacağımı anladım ve kelepçelenmeden çıktım odadan.

Bahçedeki badigard kılıklı herife “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. Cevap vermedi. “O kalaşnikofu götüne sokayım senin.” dedim ve koşarak uzaklaştım olay mahallinden.

Cebimi yokladım. İki lira vardı. “Yeter herhalde” diye düşündüm ve yeniden düştüm Amerika yollarına. FBI ile görüşmeye gittim.  Onlarda başkomiser diye biri yokmuş. Dedektifle görüştürdüler beni. Sağ olsun, elin Amerikalısı beni çok iyi ağırladı.
Geçtim dedektifin karşısına. Böyle böyle dedim.

“Mrs. Necla …*, moruk, bilir misin koçum, kimdir? Nerededir? Kimlerle takılır?” diye sordum.
Hollywood oyuncularına mahsus olduğunu düşündüğüm şaşırma mimikleri yaptı dedektif.
“Zaten biz de onu kırmızı bültenle arıyoruz.” dedi.
“Bulursanız arayın beni.” dedim. Benle dalga geçmelerine daha fazla izin veremezdim.

Bahçedeki badigard kılıklı zenciye “O kalaşnikoflar size zimmetli mi ağbi?” diye sordum. “Heee benim, napıcan?” dedi. Oha! Elin zencisi Türk çıktı! “Kolay gelsin ağbi.” diye yusuf yusuf ederek uzaklaştım olay mahallinden.

Amerika’ya gelmeden önce iki liram vardı, hala iki liram var. Gidip bari marketten bir sakız makız alayım dedim. Sakızı aldım. İstanbul’a döndüm. Eve gitmeden önce son bir umutla Neclaların evinin yolunu tuttum.

Zillerine bastım. Kaliteli zilleri varmış. Gayet iyi ötüyor. Hayran kaldım. Ama açan olmadı. Bir daha bastım. Müthiş ötüyor yani. Bu zili yapan elektrikçinin eline sağlık. Derken kapı açıldı. Hem de Necla açtı kapıyı. İstemsizce sarıldım Necla’ya. Necla’nın yanında hep istemsizce hareket ediyorum zaten. Ne olduğunu anlayamadan. Sonra deplasmanda olduğumu hatırladım. Hemen geri çekildim.

“Yarın okula gelecek misin Necla?” diye sordum.
“Evet,” dedi sırıtarak. “Bugün uyuyakalmışım.”
Gülümsedim. Mutluyken gülümsemek bir başka oluyormuş. Yeni fark ettim.
“07.15 alarmıyla mı uyanıyorsun?”
“Evet?”
“Bence 07.30 alarmına geç. Daha iyi diyorlar.”
“Anlamadım, Müfit?”
“Boş ver!” dedim. Hala gülümsüyordum. “Yarın görüşürüz, kendine iyi bak, Necla.”
“Sen de, görüşürüz.” dedi ve ben eve gider gitmez yarını beklemeye başladım.


bd.
sıfır1.sıfır5.2013

25 Nisan 2013 Perşembe

Siyah-Beyaz Fotoğraflı Kadın

Güzel
Güzel yüzlü
Güzel yüzlü güzel kadın

Dudakları güzel
Kaşı güzel
Gözü güzel
Sesi güzel kadın

Ağzı güzel
Burnu güzel
Elleri güzel kadın

Siyah
Siyah-Beyaz
Siyah-Beyaz fotoğraflı 
Siyah-Beyaz fotoğraflı kadın

22 Nisan 2013 Pazartesi

neclalı şiyirler. 7. - ilkbahar manifestosu.

Sabahın o soğuk esintisi ile
Ona karşı koymaya çalışan güneşin
Düellosudur, ilkbahar.
Kazanan elbette güneş olur.
Çünkü ilkbahardan sonra yaz gelir.
Aşktan sonra acı.
Mercimek çorbasından sonra karnıyarık yenir.
Bunu herkes bilir.
İlkbahar da bilir.
Açan çiçekler de.
Olgunlaşmamış erikler bile bilir bunu.

Aşk, yeterince karmaşık bir denklemdir.
Bütün matematikçiler ve bütün aşıklar bilir bunu.

Martılar, kanatlarının altından izlerler aşık adamları.
Bütün bulutlar görür bunu.

Bulut ile güneş, aslında eski dostlardır.
Bunu da, gökyüzü bilir.
Gökyüzü aslında Tanrı gibidir.
Her şeyi bilir.

Gökkuşağı, zamanında çalışmak için Almanya'ya giden
uzak akrabalardır.
Bütün aile bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Gökkuşağındaki her renk ezberlemiştir artık bunu.

Bazı problemleri nasıl çözeceğini bilsen de çözemezsin.
Bütün matematikçiler bilir bunu.
Almanya hükümeti de bilir.
Martılar da bilir.
Vapurlar da.


Şiir, gecenindir

Ve Necla'yadır.
Bütün şiirler bilir bunu.


Ve aşk, en güzel ilkbaharda yaşanır.

Bütün mevsimler bilir bunu.



bd:
19.04.2013.

10 Nisan 2013 Çarşamba

müfit abazan'ın hikayeleri. 1.


Adı: Müfit
Soyadı: Abazan
Sınıf: (....)*
Numara: (....)*          

                                          II. Dönem I. Sınav Matematik Soruları

Bir kibrit çakıp tüm dünyayı yakmayı düşünecek kadar 'şey' bir çocuktum ben. Şey işte. Şey.. psikopat. Daha doğrusu psikopatçık.

Sarıyı sevmezdim. Bu yüzden günümün yarısını “Güneş’i nasıl yok ederim” diye düşünmekle geçirirdim. “Güneş’i öldürürsem beni ‘katil’sıfatıyla yargılayamazlardı” diye de düşünürdüm. Ayrıca “11 yaşında bir bebeyim ben, mahpuslara koymazlar beni bu yaşta” diye de düşünürdüm. Ha ayrıca, şu an fark ettim ki, birini öldürmeyi düşünüyorsanız 11 yaşında işinizi halletmelisiniz. Bilemedin 12. Sonra sıkıntı olabilir.

*

Günlerden bir gün, yine Güneş’i yok etme planları kurarken kafamda, aklıma NASA geldi. Bildiğimiz NASA: Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi. NASA bu işi çözer, dedim. Dedim ve düştüm Amerika yollarına. Sonra NASA’yı bastım. Böyle böyle dedim.

“Size Güneş Sistemi’nin adını değiştirmenizi tavsiye ediyorum. Zira Güneş Sistemi dediğiniz şeyde Güneş'in etrafında dönen gezegenler var. Yani gezegenler olmasa Güneş bir boka yaramaz. Ayrıca Güneş gezegen değil, yıldız. O yüzden ya Güneş Sistemi’nin adını değiştirin ya da Güneş’i hepten yok edin.” dedim ve ekledim: “İkinci seçenek daha mantıklı değil mi?”

Anlamadılar geri zekâlılar. Şapkalı a ile hem de, o derece geri zekâlılar. Nasıl bilim insanları bu NASA’dakiler allaşkına. Sonra düşündüm. Türkçe söylemiş olmam da anlayamamalarında bir etmen olabilir dedim. Sonra tekrar düşündüm ve kendime kızdım. Koskoca bilim insanı olmuş adam Türkçe’den mi anlamayacak dedim. Milliyetçilik damarım attı.

NASA’dan umduğumu bulamayınca, ufolarından ayrıldım. Caddeye çıktım. 11ÜS’e bindim, Beyaz Saray’a geçtim. Obama’nın karşısına çıktım. Böyle böyle dedim.

“Beni Tayyip yolladı” dedim. Gülümsedi. Ortamı ısıttıktan sonra konuya girdim.
“Bana bir atom bombası versene kanka, Güneş’in anasını sikeyim.”
O da anlamadı.
“Fuck ne? Ne sun’ı ne fuck’ı ne mother’ı?” diye gevelemeye başladı Allah’ın cahili.
Sinirlendim.
“Ok by Obama. Ok by.” dedim, atarımı koydum ve çıktım Beyaz Saray’dan. Beyaz Saray'dan çıkar çıkmaz Beyaz Show'a gittim. Şaka şaka ona gitmedim.

Son çare olarak fen bilgisi öğretmenime danıştım. Kafasının ortası kel, peltek konuşan klasik bir fen bilgisi öğretmenidir kendisi. Düşünün yani. Ne kadar iyi anlaşabilirsiniz ki? Ona da böyle böyle dedim.

“Bakanlığa söyleyelim otu boku yasaklayacaklarına şu kitaplardaki Güneş’i yasaklasınlar.” dedim.
“Yarın velini çağır Müfit.” dedi. Amına koyduğum keli. Ne anlar ki.

Okulun laboratuvarından çıktım. Beni bir umutsuzluk sardı ki sormayın. Dedim yapamayacağım herhalde. Güneş’i yok etmeyi beceremeyeceğim. Derken son bir fikir geldi aklıma. Resim öğretmeninin yanında aldım soluğu. Kıvırcık saçlı, kendini ressam sanan, güzel sanatlar lisesi mezunu entel bir kadın kendisi. Tahmin edersiniz ki ona da böyle böyle dedim.

“Öğretmenim bari şu Güneş’i boyasak? Sarı çok bayıyor beni.”
“Tamam” dedi. “Hangi renk olsun?”
Şaşırdım. Beklemiyordum hemen kabul edeceğini. Aklıma gelen ilk rengi söyleyiverdim.
“Mavi.” dedim. “Mavi olsun öğretmenim.”
Kadın başıyla onayladı. Eline bir A4 kağıdı aldı. Büyük bir daire çizdi. İçini de maviye boyadı.
“Al,” dedi. “Bu senin Güneş’in.”
Bu kadın salak sandı herhalde beni. Küçük Prens'in etkisinden kurtulamamış. Aldım kağıdı, “Sen al bu Güneş’i götüne sok!” dedim. Tokadı yedim. Ve gittim.

Okuldan eve bir köprü vazifesinde gören kaldırımların üzerinde ağır ağır yürürken Güneş’e yalvardım.
“Güneş ağbi,” dedim. “Elini ayağını öpeyim çık git şu hayatımdan. Fenalık geliyor bana. Lütfen ağbi.” dedim.

Güneş o anki çocuksu masumiyetimden etkilenmiş olacak ki saklanıverdi bulutların ardına. Sonra yağmur damlaları düştü kirpiklerime. Koşmaya başladım sokağın eski kaldırımlarında. Paçalarım ıslandı. Gökyüzüne baktım. Yağmur dindi. Güneş tekrardan –tüm sarılığıyla- yüzünü gösterdi. Yanında da bir arkadaşı vardı. Tanıştırdı bizi.
“Bu sevimli şey,” dedi ve yüzünde oluşan gülümsemeyle devam etti: “Gökkuşağı.”
Ben de gülümsedim.
“Memnun oldum.” dedim. “Bu halinizden gerçekten memnun oldum.”
Ve o gün gökyüzündeki her şeye aşık oldum. Güneş’in sarılığını gökkuşağındaki sarıyla özdeşleştirdim.

Ertesi gün okula gittim. Necla’nın göbek adının Güneş olduğunu öğrendim. Salakça gülümsedim. Önce sınıfın penceresinden bize yansıyan Güneş’e baktım. Sonra Necla’ya. Sevdim. Bir daha.



batuhan durak.
30.03.2013.

30 Mart 2013 Cumartesi

bir ölünün not defteri. 8.

*şiirin son demlerine dair

Cemal Süreya, öldü. Edip Cansever, öldü. Ece Ayhan, öldü. Turgut Uyar, öldü. Atilla İlhan, öldü. İlhan Berk, öldü.

Şair öldü ve boynu bükük kaldı şiir. Şair öldü, bokunu çıkardılar şiirin. Şair öldü, maviyi kirlettiler. Şair öldü, geceyi kana buladılar. Şair öldü, şiirin anasını sattılar. Anasını sattılar ulan, sattılar. Şiiri ticarete dönüştürdüler. Şiirden para kazandılar. Şiiri orospu ettiler. Bir gece okuyup ertesi sabah, yastığın altında bırakıp gittiler şiiri.

Şair öldü. Şiirin ise son demleri.


*jüpiter'e dair


Jüpiter; güneş sisteminin obez gezegeni. Bir diyetisyene ihtiyacı var.



*gece ile gündüzün ilişkisine dair

Gündüz ile gecenin birleştiği karanlık
-güneşin bulutlarla seviştiği o muhteşem kızıllık-
Gece ile gündüzün ayrıldığı aydınlık
-güneşin bulutlara merhaba dediği o muhteşem sarılık-


*sevilen kişiyle olan yakınlığa dair

Sevdiğin bir kişi hakkında ne kadar az şey bilirsen, o kadar berrak ve kocaman kalır sevgin.

*aşk ve karınca yuvalarına dair

Aşk diyorsunuz ya, orada iki saniye durun bayım.
Aşk, kapanmasına ramak kalmış karınca yuvasında saklı.
Ulaşmak içinse, -en az- karıncalar kadar çalışmak gerekli bayım.


*bir kısa hikâye

Sever gibi yaptı, sevmedi. Gider gibi yaptı, gitti.
İşte bu kadar kısaydı benim hikâyem.


mutlu ölümler!


30.mart.2013

25 Mart 2013 Pazartesi

neclalı şiyirler. 6.


hiçbir necla'nın kalbi kırılmamalıdır
...
Karanfil kokan ruhumun en geniş açılı köşesinde
Yalnız ve yoksun sokaklarda
Bulutların koynunda

Ağaoğlunun sıçtığı gökdelenlerin gölgesinde
Kuşların banklarda sohbet ettiği bir vakitte
Uzaklardan, çok uzaklardan
Ölümün bile beni bulamayacağı kadar uzaklardan
Seni seviyor olacağım

Hâlâ

Seni seviyor olacağım

Ve aynı zamanda
Yanımda zerdüşt'le çekirdek çitliyor
Nietzsche'yle pembe dizi izliyor olacağım


"Neclalar giremez!" diye yazdıracağım
Cehennemin kapısına büyük büyük puntolarla
"Yeryüzündeki hiçbir Necla'ya bulaşmak yok!" diye
İblisle kavgalar edeceğim

Cehennemden sana posta posta mektuplar göndereceğim


Ben, Necla, biliyorsun işte
Seni h
âlâ seviyor olacağım!


bd.
17.mart.2013

16 Mart 2013 Cumartesi

neclalı şiyirler. 5.

I.
bir kadın sevmiştim
yağmurlu bir ilkbahar sabahıydı
ağaçların çiçek açan taze dalları
esen hafif rüzgârla savrulurdu
turuncuya çalan bir meteordu güneş
364 gün birden
o günü kıskanmıştı
perşembeydi
ölmek için çok yanlış bir zamandı!

II.
bir kadın sevmiştim
usulüne uygun şekilde, uzaklardan

III.
bir kadın sevmiştim
yağmurlu bir ilkbahar sabahıydı
yağmur değil şiirler ıslatırdı bizi
martılar güvercinlerle sevişirdi
işte o sabah
bir kadın sevmiştim
inkar edemem
çok sevmiştim
vazgeçemem
çok sevmiştim
çünkü aşık olmak için ortam çok müsaitti!
çünkü her gördüğüm Necla'ydı sanki!


bd.
onaltı.sıfırüç.2013

4 Mart 2013 Pazartesi

;


göz kapakların;
dünyaya açılan kapılarım.

avuçların; kocaman ülkeler,
parmaklarım; turist.

benim fincanım; dudakların,
ellerim; kalbine yolcu.

kirpiklerin yapraklar olur da;
yaslandığım kucağın; ağaç gölgesi.

sesin; deniz kıyısı.
ve sahilinden toplarım sözcükleri.

damarların; yollarım
üstünde gezen gözlerim; kaybolmuş yabancı.

kokun; bana rakı.
ben; mezesi.
                                                                                    cansusena   4/mart/13 

2 Mart 2013 Cumartesi

neclalı şiyirler. 4.

adam
kadın
ve
çay kaşığı

Günlerden bir gün oturmuşlar bir çay bahçesinde
35'inde bir adam ve gözleri yeşil bir kadın
Adam, hayli ağırbaşlı ve sakin
Kadın, yeni doğmuş bir bebek gibi heyecanlı ve kıpır kıpır

Adam, hayli sessiz ve düşünceli
Kadın, dedikoducu mahalle karıları gibi çenesi düşük ve ısrarcı

Evlenmeyi düşünüyorlarmış
Öyle diyor çay kaşığım
Evleneceklermiş evlenmesine de
Adamın ne işi varmış ne gücü
Öyle diyor çay kaşığım

Adam demiş ki kadına:
İyi güzel ama
Nasıl mutlu ederim ben seni
Nasıl gülümsetirim
Nasıl rahat ettiririm
Kadın demiş ki adama:
Sen benim kadar sev beni, gerisini ben hallederim
Kadın 'ben hallederim' demiş demesine fakat
Kadının hali adamdan betermiş
Öyle diyor çay kaşığım
Adam da anlayamamış durumu
Kadın açıklamış:
Bak, demiş, iyi dinle beni, demiş
Tanrı ile aram iyi, demiş
Kuşların nesli hâlâ tükenmedi, demiş
Mavi hâlâ gökkuşağını terk etmedi, demiş
Ve sen, demiş
Sen de terk etmedin
Üstelik beni sevdin
Üzerimizden kuşlar geçerken bunu söyledin
Ve tüm bunlar biraradayken
Gülümsemek, mutlu olmak için
Başka hiçbir şeye ve hiçkimseye ihtiyaç yok, demiş
Adam susmuş
Sarılmış kadınına
Omzundan öpmüş onu
Birini omzundan öpmek, büyülerin en ihtişamlısıymış
Öyle diyor çay kaşığım
Kadının adı ne miymiş
Neclaymış
Necla mıymış
Neclaymış, hah, ne tesadüfmüş
Öyle diyor çay kaşığım
Ben çay kaşığımın yalancısıyım


bd.
0iki.0üç.2013