oturma odası.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Benim Güzel Kadınıma

Vaktiyle: ''Keşke bu kadar hissi olmasaydın'' dediğin bu adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp, atom gibi çatlattıkları bu hengamede eminim ki, sen, her dem beraberimde, her an başucumdasın.

Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim öyle bir şeyimsin! Babama anneme, Allah'ın bana tattırdığı bu güzel duyguyla nasıl bağlıysam , sana da bu ölçünün ebedi gayesiyle perçinliyim.

Seni ilk gördüğüm zaman içimden;

''Aşkım, bedenin orada; fakat ruhaniyetin, Allah'ın izniyle her tarafta ve benim yanımda...'' demiştim.

Benim güzel kadınım...

Baş ucumdasın, biliyorum; ama ben ne yapayım ki dünya zindanının içinde, ayrıca kalbimin zindanına öyle kapalıyım ki seni göremiyorum.

Hayatta biricik meselemin, senin yanında yaşarken ölümü delmek ve öteye geçmek gayesinin; o, anahtarını kalbini açmak üzere senin elinden aldığım meselemin, henüz ''Anahtar hangi elle tutulur ve nereye yerleştirilir?'' gerçeğinden bile uzak bir çocuğum.

Güya seni yazdım...

Soluk bir kumaş üzerine hareli lekeler güneşi ne kadar gösterebilirse, bu kargacık burgacıklar da seni o derece anlatabilir...

Aç bana kalbini, artık aç.

Ebediyen köpeğin olarak kendi köpekliğimden çıkayım ve insan olayım.

Açmazsan;

Bilip de cahil, anlayıp da unutkan, görüp de kör, duyup da hissiz kalmanın felaketine düşerim.

Zaman geçti;

Çarklar işlemekten aşındı, vadeler dolmaktan çatladı...
Akşam oluyor...
Bir mızrak boyu kaldı, benim de hayat güneşimin batmasına...


Sen ve Ben;

Ne olursak, bu bir mızrak boyu zaman içinde olacağız...


Vaktiyle: ''Keşke bu kadar hissi olmasaydın'' demiştin...

Cevabım: ''Hissi olmaktan ziyade, zihni bir işkence içindeyim...Seni gördüğümden beri...''

Emre Avcı

9 Haziran 2012 Cumartesi

umut? boş ver, en iyisi unut.

tut ki
sen deli bir rüzgârsın
bense sararmış bir sonbahar yaprağı


işte
bu denli teslimim sana

tut ki
sen berrak bir su damlasısın
bense Afrikalı bir çocuk

işte
bu denli muhtacım sana

tut ki
seviyorsun beni

işte
bu denli hayalperestim aslında


bd - 

08.06.ikibinoniki

3 Haziran 2012 Pazar

Bana ne? Ya size?

Kaç gündür evden çıkmadım. Kaç gündür diyorum çünkü inanın bunu ben bile bilmiyorum.
Günler birbirine ince ipler gibi bağlanmış, bir gün kötü geçti mi hepsini etkiliyor.
Günler ince ipler gibi birbirlerine dolanmışlar ve nerede başlayıp, nerede bittikleri bilinmiyor.
Açıkçası ne sakin bir pazar olmuş ne de sıkıcı bir çarşamba...
Pek de umurumda değil doğrusu.

Geçmeyen günlerden bana ne? Ya size?

Öfkenin bir yerlerden aktığını hissedebiliyorum ama nereye akar, kimin içine akar? Kimi son raddesine kadar doldurur bilmem. Bilmek de istemem.
Gerginim. Gerginiz; bizim komşularla. Geceleyin çok içip, biraz da sarhoş(!) olup, orta halli gürültü yapıyormuşum.
Güya neymiş efendim partiler veriyormuşum her gece evde. Partiler! Hem de ben! Peh!
Yalnızım ulan yalnız. Sen de tutturmuş partiler, içkiler, otlar, memeler diyorsun. Ne şizofrenik komşular!

Sarhoşluğumdan da bana ne? Ya size?

Ertesi gün 'kendi evimizde bile içemiyoruz ulan' deyip attım kendimi sokaklara. Ama yine yalnızım, değişmez kural bu çünkü. Derken fazla kalabalık bir barda buluveriyorum kendimi. Birisiyle yumruk yumruğa kavga edip stres atmak istiyorum. Ama yarın sabah parasını ödeyemeyeceğim bir hastane odasında uyanmaktan korkuyorum.
Vazgeçiyorum. Sonra en iyi yaptığım işe koyuluyorum; içiyorum!
Etrafta, 'saat sabaha karşı dördün sessizliği'
Çıkıyorum bardan, yağmur başlamış.
Sonra bir evim olduğu aklıma geliyor. Biraz da sarhoş olmuşum. Çok değil, anca bir yalnız kadar.
"Tanrım!" diyorum, "param kalmamış."
Eve yürüyerek gitmek gibi bir sorumluluk da var şimdi üzerimde.
"Yürüyebilecek kadar sağlamım. Sağlam mıyım? Sağlamsın tabii, aslanım!" diyorum kendi kendime ve soldan 2. sokağa giriyorum. Harabe evlerin olduğu bir sokak burası.
Artık kullanılmayan yıkık dökük gecekonduların yanından, artık kullanmadığım ruhumla beraber ilerliyorum.

Ruhumdan bana ne? Ya size?

Ellerimde, hayatıma giren o minik burunlu kadınlardan birinin elleri olması gerekirken... Yağmur dolduruyor, avuçlarımın boşluğunu. Bunu düşündükçe mahalleme gelen, kapıma gelen, yatağıma gelen, hayatıma gelen sonra da kalbimi çalıp giden kadınlar geliyor aklıma. Sinirlerim bozuluyor yelkovan akrebi kovaladıkça.
"Neden olmadı be babalık" diyorum, kızıllaşan gökyüzüne bakarak. Tanrı hep susar ya yine susuyor, ya da yağmur gözyaşlarıdır kim bilir. Ağlarken konuşamıyor'dur.

"Şu harabelerden bile yalnızım, Tanrım. Konuşmuyorsan da duy bari"
"Oradaysan ve sevecek tek sen kaldıysan"
"Duy beni"

Tanrı'dan bana ne? Ya size?

Delirdiğimi biliyorum. Ama bunu bilmem, çözüm için yeterli değil bu denklemde. Hayatına x desen de çözemiyorsun işte. Üstelik cevap anahtarına bakmak da bir halta yaramıyor!

A! Eve kadar gelmişim. Sırılsıklam ama sağasağlam. Sarhoşken bile kendimi kontrol edebilme yeteneğinle gurur duydum. Ölmeden önce bunu bir kez daha yapmalıyım.
Tam kapıyı açacağım sırada Hamdi Abi'nin merdivenlerden indiğini gördüm. Sanırım sabah namazına gidiyordu. Çok iyi bir adamdır aslında, tam cennetlik. Öbür dünyada, onunla karşılaşamayacağım için üzülüyorum.
"Nereden böyle evlat, ıslanmışsın.." diyor Hamdi Abi. Ben de "Islattılar be abi..." diyorum, neyi kastettiğimi bilmeyerek.

Islaklığımdan bana ne? Ya size?

Hemen duş aldım ve mutfağı girdim. Buzdolabını açtım 2 gazoz şişesi ve 3 biradan başka bir şey yoktu. "Nasıl yaşıyorum ulan ben?!" dedim kendi kendime. Farkında olmadan tebessüm ettim, zaten yaşamıyorum ki!
Bu kadar anlamsız bir hayatı, bu kadar anlamsız bir şekilde sürdürmek, inanın bana, çok anlamsız!

Açtım, ama evde bir zeytin bile yoktu. Açtım, midem bomboştu.
Ben de zeytin yerine, biraz hapla doyururum karnımı! Hem de ebediyen acıkmazlar bir daha!
Sonra buzdolabından bi' bira alıp, oturma odasında hapları aramaya koyuldum ve buldum.
Nedense hiç tereddüt etmiyordum kendimden, sakindim. Ellerim titremiyordu. Çünkü ardımda bıraktığım tek kişi Hamdi Abi idi.
Kutuyu açtım, yaklaşık 13-14 tane aldıktan sonra kutuyu kanepeye fırlattım. Dediğim gibi, nabzım olağan halindeydi, her şeyden emindim. İçimdeki tek korku 'ya başaramazsam' korkusuydu.
Daha fazla beklemeden yuttum hapları. Teker teker değil, hepsini birden.

Zaman artık geriye doğru dolmaya başlamıştı. Yatak odasına gittim, yorganı açtım, içine girdim ve bir daha acıkmayacağımın garantisiyle uykuya daldım.

Kendi ölümümden bile bana ne? Ya hiç var olmayan size?


Cansu Sena Şuşut - Batuhan Durak

1 Haziran 2012 Cuma

Azrail'i beklerken

Kimse görmüyor mu?
Eriyor günbegün, ölüyor…
Kimse anlamıyor mu?
Kafasından geçenleri, geçecekleri…
Kimse görmüyor mu?
Adam karanlıklar içinde.
Kimse yakmayacak mı ışıkları?

Ne berbat insanlarmışsınız!

Yaşama arzusu kalmamış,
Köşesine çekilmiş, sigarasını yakmış,
Azrail’i bekliyor.

Geçmişinden nefret ediyor.
Bu yüzden,
beynini çıkarıp çöp kovasına yollamak istiyor.
Ya da ne bileyim,
hafızasını otobüste unutmak falan.

Kimseyle sevişmediği için aids olma riski yok;
ama yaşamaya da gücü…
Anlıyor o an;
yalnızlığın,
kanser olmaktan daha amansız bir hastalık olduğunu.

Ne bahtsız bir kader!

Göz torbaları şişmiş, uyuyamıyor.
Sakalları uzamış, kesemiyor.
Karanlıktaki gölgesinden bile korkuyor.

Yaşamıyor,
ama nefes alıyor.
Sevmiyor,
ama kalbi atıyor.
Konuşuyor,
ama kimse duymuyor.


Bd - Hazirana başlarken, 2012.